Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle

Cumhuriyet'in gençler için, gençlerle beraber hazırladığı "Cumhuriyet Genç Yazın" okurlarımızla buluşuyor.

27 Ekim 2021 Çarşamba, 04:00
Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle
Abone Ol google-news

TÜRKLERDE KADININ YERİ

BORAN YILDIRIM

ORTA DOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ KİMYA MÜHENDİSLİĞİ

Kadına yönelik şiddet, gündemimizin önemli başlıklarından biri. Kuşkusuz bu durum, ülkemizde kadına değer verilmediğinin kanıtı. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması da bu duruma tuz biber ekti desek yeridir. Bu sözleşmenin kaldırılmasının ardından kendini “milliyetçi” olarak tanıtan bazı çevrelerde “zaten geleneklerimize uymuyordu” yolunda bir takım onaylayıcı tepkiler belirdi. Bunun üzerine şu soru akla geliyor: Kadını aşağı görmek gerçekten Türk geleneğinin bir parçası mı? Bunun yanıtını tarihte aramak gerekiyor.

Türkler, Orta Asya’da göçebe yaşarken adeta “toplumcu” (sosyalist) bir yaşam biçimi kurmuşlardı. Bu durum, çok büyük ölçüde iklimin sertliğinden ve doğal kaynakların kıtlığından kaynaklanıyordu. O dönem kimse başkasının sırtından yaşayamaz, kadın-erkek omuz omuza vererek ava ve gerektiğinde savaşa çıkmak zorunda kalırlardı ve tüm kararlar ortak alınırdı. Tüm bunların sonucu, eşitlikçi bir yaşamdı. İşte bu eşitlikçi yaşamın bir sonucu olarak, kadın, erkekle eşit konumdaydı. Ahmet Taner Kışlalı, bu durumu şöyle açıklar:

 “Eski Türk toplumlarında, devlet başkanlığı, karı-koca hatun-hakanın ortak sorumluluğu ile yürütülürdü. Yasa niteliğindeki emirnameler her ikisince imzalanmadan uygulanamazdı. Elçi kabulü dahil, bütün önemli törenlerde, hakan ile htun beraber bulunurlardı. Kadınlar savaşın her aşamasına erkeklerle eşit koşullarda katılırlardı. Hatun ise bizzat savaş kurulunun üyesiydi. Tarihte devlet başkanlığı yapmış ilk kadınlar da Türklerdi. Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’daki Kutluk Devleti’nde Türkan Hatun bunun en ünlü örneklerini oluşturuyordu.”

ŞAMANİZME GÖRE KADIN ‘KUTSAL’

Şunu da eklemek gerekir ki, o dönemde Türkler, cinsel suç nedir bilmezlerdi. Kadın ve erkek birlikte yıkanmak dahil her alanda bir arada bulunur ancak cinsel saldırı gerçekleşmezdi; buna yeltenenler ise çok ağır bir biçimde cezalandırıldı.

Orta Asya Türklerinin o dönemdeki dinsel inancı olan Şamanizm, işte böyle eşitlikçi ve kadına değer verici bir ortamda yerleşti. Kadın, Şamanizme göre “kutsal” sayılıyordu. Kadın ve erkek, Şamanist ibadetleri yerine getirirken bir arada bulunmaktan çekinmezdi; tören alanlarında bir araya toplanır, el ele tutuşur, içkiler içer ve raks ederdi. Bunları bugün bile Doğan Avcıoğlu’nun deyişiyle “geniş ölçüde eski Türk dininin İslamlaştırılmış bir biçimi” olan Alevi inancı içerisinde gözlemleyebiliyoruz. Özellikle göçebe Türkmenlerde, Orta Asya Türk inancının birçok kalıntısı Alevilik adı altında sürdürülmüştür. Aleviliğin önemli özelliklerinden biri kadın-erkek eşitliğidir. 

Kadınlar, cem törenlerinde erkeklerle birlikte semah dönerler ve topluluğun sevip saydığı yaşlı bir kadın, dinsel lider olan “dede”nin yanına oturur. Bunun yanında Alevilikte çok eşlilik yoktur. Kadın, yaşamın her alanında erkekle aynı düzeydedir. Tüm bu saydığımız gelenekler, yüzyıllar boyu uygulanan baskılar ve katliamlar, yaygınlaştırılan gericilik ve ahlaksız iftiralar sonucunda unutturulmuş veya toplumun gözünden düşürülmüştür. Bunun sonucu da Şevket Süreyya Aydemir’in yazdığı gibi “Biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah! Onlar kızılbaştır” diye korkuyla reddeden insanlar ve mirastan yarım pay alan, mahkemede tanıklığı yarım sayılan, boşanma ve eğitim gibi temel haklardan yoksun, nüfus sayımında yer almayan ve yeri geldiğinde sokağa çıkması bile yasaklanan kadınlar oldu.

KARANLIKTAN BESLENENLER

Her ne kadar Atatürk, devrimleriyle, Türk kadınını ve toplumunu özüne döndürmüş ve onları uygar dünyada hak ettiği yere taşımışsa da karanlıktan beslenen çevreler, bu durumu yaklaşık 100 yıl sonra bile içine sindirememiş gibi gözüküyor. Bu kazanımları yok etmek için “gelenek, görenek” gibi birtakım sözcükleri dillerine dolayıp cehalet üzerinden çıkarlarını sürdürmeye çalışsalar da tarih biliminin ışığı, bizlere bütün bu anlattıklarının birer uydurma olduğunu gösteriyor; kadınların geleneğimizde önemli bir yer tuttuklarını apaçık ortaya koyuyor. Bu durumda bize düşen, sırtımızı bilime yaslayıp gerçekleri bu çevrelerin yüzüne vurmaktır.


YOK OLMAK MI, VAR OLMAK MI?

ECE KART

ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ RESİM ÖĞRETMENLİĞİ

Bu müziği dinleyince bir tuhaf oluyorum. Nabzımın yavaşladığını hissediyorum. Müzik o kadar yavaş ki, zamanı da yavaşlatıyor sanki. Zaman duracakmış, hayat duracakmış gibi. Ve geriye sadece akan sular kalacak gibi. Yavaş yavaş, ağır ağır... Yağmur yağarken sona erecekmiş gibi hayat. Arkasından yağmur bile ağlayacakmış gibi.

Bir yağmur ağlar mı hiç? Bir yağmur nasıl ağlar? Evet, yağmur bile ağlayacak ardından. Yağmur yok olmak isteyecek sanki, intihar edecekmiş gibi. Tutunmadan bir dala, ağaca, yaprağa. Boşluğa tutunmak istercesine atacak kendini. Peki ya ardından bulutlar? Bulutlar ne yapacak? Nasıl izleyecek bu yok oluşu? Gözleri önünde hepsi intihar ederken kendi intihar etmek istemeyecek mi? Nasıl kaldırsın bu yükü? 

Dayanılmaz olacak bulut. Gözyaşlarının yağmur olduğunu biliyor. Bunu bile bile nasıl ağlayacak? Bulut ağlamak istemiyor artık. Çünkü intihar ediyor yağmur damlaları. 

Her ağladığında izlemek istemiyor bu sahneyi. Bulut ağlamamaya karar veriyor. Susuyor, susuyor, birikiyor ve ağırlaşıyor. Havalar soğurken donmaya başlıyor yükü. Kaldıramıyor artık kendini. Ağırlaşıyor ve tüm yükünü atmaya başlıyor. Ama fark ediyor ki, ağlamıyor hiç kimse. Beyaz kar taneleri ardı ardına savrulurken ortalık neşeye karışıyor. Kar taneleri aşağı düşerken birbirine karışıyor ve birbirini yalnız bırakmıyor. Hepsi birbirine tutunuyor ve var olmaya çalışıyor yağmur damlalarının aksine. 

KAR DAHA DA ŞİDDETLENİYOR

Kimi ağaca, bir dala, yapraklara, çatılara düşüyor; ama hepsi mutlu. Var olmaya çalışıyorlar çünkü, intihar etmeden. Bunu gören bulut hafiflediğini hissediyor. Daha çok mutlu oluyor ve daha çok mutlu ediyor belki de. 

Kar taneleri, yağmur damlalarını intihar ederken görmüş olacak ki, bulutun o kadar üzülmesine dayanamadılar belki de. Kar taneleri buluttan düşerken o kadar mutlu ayrılıyorlar ki, bulut gözlerine inanamıyor. Kocaman gülümsüyor bulut ve kar daha çok şiddetleniyor. Hepsi ona gülümseyerek veda ediyor. Ama yok olmak için değil, var olmak için. Bakıyor ki bulut, kar taneleri birbirine kenetlenmiş. Şiddetlenen kar kendini, varlığını göstermeye başlıyor. Her taraf bembeyaz oluyor. Yerler, ağaçlar, evler...

VE ARTIK AĞLAMIYOR BULUT

Tutunabildikleri yerlerden bakıyorlar gökyüzüne gülümseyerek. Bulut yukardan gülümsemeye devam ediyor. Gösterdiği ve gördüğü manzara karşısında daha mutlu oluyor. Yağmur damlaları birbirine tutunamazken, kar tanelerinin bu güzellikleri oluşturduğuna şahit oluyor ve gittikçe her yer beyazlara bürünüyor. 

Nihayet kar tanelerinin hepsi veda ediyor buluta. Bulut bunca yükü atmışken hafiflediğini, pamuk gibi olduğunu hissediyor sonunda. Geriye manzarayı izlemek kalıyor. Kar taneleri aynı şekilde buluta bakarak yeryüzünden gülümsemeye devam ediyor. Ve artık ağlamıyor bulut.


FIRTINANIN ESARETİ

MAHSUN KAPLAN

MARMARA ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ

Bir fırtınayı nasıl ya da ne şekilde esir edebilirsiniz?

Fırtına adildir, merttir.

Fırtına devrimcidir, serttir.

Fırtına, zalime kasvettir!

*

Diyelim ki fırtına esir oldu.

Binlerce insan fırtınaya hasrettir.

Beyaz bir torosta çalan kasettir.

Fırtına halktır,

Halk zulme esvettir!

*

Fırtına diyelim ki bir pazar sabahı,

Diyelim ki edememiş dostlarla kahvaltısını,

Diyelim ki çıkmış dağlara, kırlara,

Aşk için döğüşmeye,

Alıkoymuşlar.

Ama diyelim ki, bir pazar sabahı

Bir pazar sabahı sözümüz olsun,

Döğüşüp, kazanıp, edeceğiz kahvaltıları dostlarla...


BİR YÖN BULUP DOĞRU ROTADA İLERLEMEK

MUHAMMET FURKAN UZUN

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM FAKÜLTESİ

Jack London’ın hayatından izler taşıyan Martin Eden romanını mutlaka duymuşsunuzdur. London bu unutulmaz romanında, bir tür kendi hayatını da anlattı. Aslında anlattığı yalnızca kendi hayatı değildi. Kitapta anlatılan Martin Eden karakteri bizim hayatımızdı.

Martin Eden, hepimizin hayatından derin izler taşıyan bir karakterdi. Yere düşen ama düştüğü yerden kalkmayı beceren herkes biraz Martin Eden’di. Yenilgi alan fakat bu yenilgiyi galibiyete dönüştürmeyi başaran herkes bir Martin Eden sayılabilir... Hayalleri peşinde mücadele eden, kendini bilgiye ve okumaya adayan, kendini geliştirmek için mücadele veren herkes bir Martin Eden sayılabilir... Âşık olan ve bu aşkla kendini değiştirmeye çalışan herkes bir Martin Eden sayılabilir... Yazıları reddedilen ama yazmaya devam eden her genç yazar bir Martin Eden sayılabilir...

‘MARTIN EDEN SENDROMU’

Martin eden romanı günümüzde de ülkemizde en çok satan romanlar arasında bulunuyor. Hayatımızın hemen her bölümünde hepimiz bir “Martin Eden sendromu” yaşıyoruz. Kimimiz daha sonra bu sendromdan kurtulurken kimimiz hayatımızı bu sendromla devam ettiriyoruz... Kimimiz hayallerine ulaştıktan sonra bir boşluk içine düşerken kimimiz hayallerimize, hayaller katmaya devam ediyoruz...

Jack London, Martin Eden’i yaratırken kendi başından geçen olayları da yazmıştı. Oysa aradan yıllar geçmesine rağmen bu kitabı okuyanlar, aslında bu kitabı değil, kendi hayatlarını okuyorlar...

Bu kitabı okurken, aynı zamanda kendi hayatını da okuyan isimlerden biri de eski A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü, “öğretmen” Şenol Güneş... Güneş, yıllar önce verdiği bir röportajda bu kitaptan şöyle bahsediyor: “Martin Eden’den aldığım ışık, bana çok şey kattı. Önüne çıkan duvarlar engebeli olduğu zaman, direnmesini bileceksin. Ancak bilirsen direnirsin. Kitapları öyle okuyacaksın. İş olsun diye okursan hiçbir şey anlamazsın.”

Martin Eden, sadece ve sadece bir kitap karakteri olmasına rağmen milyonları etkileyerek peşinden sürüklemeyi başardı. Martin Eden, bir boşluk içerisinde kaybolan insanların, kendilerini bulduğu kitaptı. Martin Eden, sadece bir kitap karakteri olmasına rağmen bir kitap karakterinden çok daha fazlası olmayı başardı. Çünkü Martin Eden, doğru rotada ilerlemek isteyen insanların kitabıydı ve bundan sonra da öyle olacak... Martin Eden, bir yön bulup doğru rotada ilerlemek isteyen insanların kitabı olarak kalacak...

“Bir harita ya da bir pusula olmaksızın bilinmeyen denizlerde sürüklenen bir gemici gibiyim. Artık yönümü bulup doğru rotada ilerlemek istiyorum...”


Üniversite öğrencileri; öykü, şiir ve denemelerini [email protected] adresine gönderebilirler.

Seçici Kurul: Işık Kansu (Eşgüdüm), Özcan Karabulut (Öykü), Ferruh Tunç (Şiir), Öner Yağcı (Deneme).