Silivri’de ‘déjà vu’ yaşıyoruz

Silivri’de ‘déjà vu’ yaşıyoruz

23.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

İBB davaları kaçınılmaz şekilde insana déjà vu yaşatıyor. Silivri’de iddiaları ve müdafaaları dinlerken 2009’a dönüyorum; Ergenekon davasında Perinçek, Balbay, Tuncay Özkan’ın veya Balyoz davasında değerli komutanlarımızın savunmalarını dinliyorum. Ekrem İmamoğlu her gün bütün sorumluluğuyla geliyor, hukuki söz hakkını kullanarak daire başkanları, genel müdürler, belediye başkan yardımcılarına kendisi sorular yöneltiyor, olaylara açıklayıcı ek izahatlar veriyor: “Önemli bir şehrin nizamı açısından Ali Rıza Bey’e 3-4 sorum olacak. Aramızda İBB veya Bakırköy Meclisi’nde Ekrem İmamoğlu olarak meşru veya gayrimeşru, ahlaki veya gayri ahlaki herhangi bir baskı olmuş mudur?” (Yanıt: Hayır) “İBB meclis üyelerine bir talimat zinciri olduğundan söz ediliyor, böyle bir talimat zinciri olmuş mudur ve size hiçbir talimat veya baskı olmadı mı?” (Yanıt: Kesinlikle olmamıştır). Sonraki sorular bir İBB müdürünün, Ali Rıza Akyüz’ün bir iş insanı Seyfi Beyaz’a “Siz geleceğin cumhurbaşkanı ile aranız kötü olsun mu istiyorsunuz?” diyerek baskı yaptığı iddiası... Bu sözler de havada kalıyor, bir yere bağlanamıyor. İmamoğlu, “Bütün ifadeler değiştirilerek her şey Ekrem’e bağlanmaya çalışılıyor” diyor! Ama işin en ilginç tarafı, 19 Mart’ta İmamoğlu’na karşı yapılan operasyon sonrası iktidara yakın medyada haber olarak yer alan iddiaların büyük kısmının iddianamede ya da ifadelerde olmaması! Yandaş gazetelerde bunlar tedavüle sokulduktan sonra bazı ifadelere dahil ediliyor ya da ifadeye bir şekilde eklenip ardından basına servis edilen durumlar da var. Referans dayanağı doğrudan basın! Bu bana neyi hatırlatıyor? Fenerbahçe’ye karşı FETÖ operasyonu yapıldığında, rakip kulüplerin taraftarlarının UEFA’ya yolladıkları şikâyetler ve FETÖ gazetelerinde çıkan haberler, Fenerbahçe aleyhine sözde “kanıtlar” olarak kullanıldı. Hem mahkeme hem UEFA nezdinde! Herhangi bir yerde “yayımlanmış” iftira, delil ve referans haline gelebiliyor. İmamoğlu ayrıca bu davada savcıların yalnız sanıklar aleyhine olan delilleri topladıklarını, rüşvet ve irtikapla bu şekilde yargılandıklarını söylüyor. “Ama ortada delil yok! Halbuki lehte ve aleyhte tüm delillerin toplanması lazım. Çünkü unutmayalım ki ileride daha önce gördüğümüz gibi, bütün bu yargılamalar etraflıca incelenecek”, İmamoğlu bunları gayet sakin ve anlaşılır bir şekilde açıklıyor. Bir başka konu “örgüt kurmak” ve “ele geçirmek” kelimeleriyle kurulan cümlelerde ortaya çıkan suçlamalar! Belki de insanı en çok çileden çıkaran konulardan biri bu iddianamede. Bu mantığa göre İmamoğlu Beylikdüzü’nde “örgütünü kurmuş, geliştirmiş”, oradan elde ettiği güçle İBB’yi “ele geçirmiş”, daha sonra yine “aynı örgütün hamleleri ile” CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olmuş ve şimdi de Türkiye’yi “ele geçirmek” istiyormuş! Birileri siyasetin ne olduğunu galiba yeni keşfediyor! Bu mantıkla Ecevit de Demirel de Çiller de Erdoğan da benzer şekillerde “bir örgüt kurup önce milletvekilliği, belediye başkanlığını ele geçirerek sonra da mesela parti başkanlığını daha sonra da Türkiye’yi yöneten zirveleri ele geçirerek...” SİYASET YAPTILAR! Suç örgütü gibi sunulan bütün bu oluşumlar doğal olarak birbiriyle temasta olan ve daha çok partili ikna ederek genişlemek isteyen kitlesel desteklerin varlığıyla yürür. Burada siyaset yapmanın adı “örgütle ele geçirmek” şeklinde bir suç fiiline dönüştürülmek isteniyor. Zaten aynı yöntemler son CHP davalarında da gündeme gelmemiş miydi?

Ardından kalbimi burkan bir ifadeyi Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu nutku tutularak veriyor: “İfadelerin hiçbir yerinde, satırında, kelimesinde benim adım yok... Beni yedi yaşında kızımla tehdit ettiler.” Bu cümleleri duymak basit, hazmetmek imkânsız. İmamoğlu’nu tüm sükûnetiyle izlerken birden aklıma geliyor, hani bir ara Devlet Bahçeli bile kabul etmişti davaların naklen yayınını... Bir ara da soru Erdoğan’a bile sorulmuştu, o da karşı çıkmamıştı. İşte o naklen yayınlar yaşansaydı, halk bu davaların aslında İBB’yi sıkıştırmadığını en geç bir iki hafta içinde fark etseydi işte o zaman AKP’nin oyu yüzde kaça düşerdi? Şayet AKP bu davalarda sanıkları sıkıştırabileceğine inansa, bu fırsatı hiç kaçırır mıydı? Öğleden sonra seansında Dilek İmamoğlu’nu görüyorum. Kısaca sohbet şansı buluyoruz. Dilek Hanım tüm kararlılığı, cesareti ve zarafetiyle eşini en güzel şekilde desteklemeye devam ediyor! İnsan kendisini izlerken hem helal olsun diyor hem de aslında ne kadar tarihi sahneler yaşadığımızı düşünüyor.

BELEDİYE BAŞKANLARI TOMBALASI

On gün önce, sevgili Müjdat Gezen ve Uğur Dündar beni Ataşehir Belediyesi’nin sahnesinde Gırgıriye Müzikali’nin ilk gösterimine davet ettiler. Değerli meslektaşım, ressam Yusuf Taktak ile beraber gittik. Gerek Gezen ve Dündar gerek Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel bizi en güzel şekilde ağırladılar. (Sevgili Gezen’e bu arada evvelsi gece gösterisinden önce yaşadığı rahatsızlık için büyük geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.) Bu arada doğal akışta belediye başkanlarının yaşadığı baskılardan ve davalardan söz ettik. Konuşulanları tahmin edebilirsiniz. Sevgili Adıgüzel, gençlik kollarından başlayarak tırnaklarıyla yükselmiş ve partiye çok faydalı bilişim programları da katmayı başarmış genç ve başarılı bir arkadaşımız. Ataşehir Belediyesi’nde de bizi gezdirirken bütün kültürel faaliyetleri ve hazırladıkları harika kültür merkezi ile ne kadar önemli bir iş başarıldığını bizlere anlatıyordu. Daha şurada on gün önce! Çok üzgünüm.

Sanki CHP’li belediyeleri haritada gösteren gizli bir el sırayla baskınlar düzenleyip AKP’nin kaybettiği o başkanlıkları ele geçirmeye çalışıyor! İşte “ele geçirmek” tam olarak bu! Her hamleyi aynı anda yapmıyorlar, suyu fazla köpürtüp taşırmamak için. Olay sistematik olarak belirli bir hızda yürütülüyor.

Yavaş’ın tepki verdiği son “yeter artık” tepkisi ve Özel’in de “55 istifa cebimde” diyerek Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’u dün ziyaret ederek her gün artırdığı seçim baskısının iç yüzü bu. Çünkü muhalefet açısından olay artık “Marko Paşa’ya şikâyet” haline dönüştü. Bu tıkanmış kısır ortamı ancak seçim çözebilir. Muhalefet ve aslında Türkiye bunun farkında. Çünkü bu gidişat, gidişat değil.

23 Nisan “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kutlu olsun! O çocuklarımızın geleceği, beklenen seçimden geçiyor her şeyden önce!