Çağdaş Bayraktar

‘Osmanlılardan Cumhuriyete Sekülerleşme’ - Çağdaş BAYRAKTAR

03 Nisan 2020 Cuma

İnsanlar ve toplumlar için öğrenmenin iki yolu vardır. Yaşamadan fark etmek ya da yaşayarak öğrenmek, ağır bir bedelle. Kısaca yaşananlardan ders almak ya da almamak. Hem Türkiye hem de Dünya, Koronavirüsü salgını ile bu dediğimiz ikilemdeki tercihlerin sonuçlarını yaşıyor, yaşayacak. Hayat bir kez daha gösteriyor ki “bilim”, sığınılacak en güvenilir liman. Bilime yöneldiğimiz oranda yaşama ihtimalimiz ve yaşam seviyemiz yükselirken, bilime sırt döndüğümüz oranda da doğanın doğal veya yapay engellerinin etkisi artıyor.

Bilimi, bilimin önemini; ona sırt dönenlerin bile keşfetmek, kabullenmek zorunda kaldığı bir dönemde bilimin mantığını kavramış, onu içselleştirmiş insanlar Kutup Yıldızı gibi. Onların kaleminden çıkan kitaplar da karantina günlerinde kitaplığımızdan masamıza düşmeli.

LAİKLİKLE SEKÜLERLİK AYNI MI, AYRI MI?


Bilimi hayatının ve fikirsel mücadelesinin merkezine koyan kişilerden Osman Bahadır’ın “Osmanlılardan Cumhuriyet’e Sekülerleşme” kitabı, her şeyden önce düşünmeye ve diyalektikten beslemeye yönlendiren bir çalışma. Kitabın içeriğine değinmeden önce adı üzerinden ilerlemekte fayda var. Çünkü “Sekülerlik”, konusunda düşün insanları arasında görüş birliği yok.

Bir kesim “Sekülerlik din ile yaşamın ayrımı, Laiklik de din ile devletin ayrımı” diyerek bu iki kavramı benzer görürken, başka görüş de bu iki kavramın birbirinden ayrı anlamlar taşıdığı yönünde. Bu iki kavramın ayrı olduğunu savunan kesim, özellikle İngiltere örneğinde olduğu gibi Sekülerliğin her durumda laik bir karakteri olmadığını söylüyor. Bu sebeple de “Seküler” kavramının çoğu kez “Laiklik” kavramının eş anlamlısı varsayımı ile yanlış kullanıldığını düşünüyor.

Bu tartışmalara yazının bu aşamasında ara verip, yazarın Sekülerliği nasıl tanımladığından devam etmekte fayda var. Çünkü bu kavram kitabın merkezinde ve kitabı doğru anlayabilmek, yazarın kavramı nasıl tanımladığını bilmekle mümkün. Bahadır, Sekülerliği şöyle tanımlıyor:

“İnsan düşüncesinde ve toplumsal yaşamda kutsallık halesinden sıyrılmak. Bu nedenle esas olarak din etkisinin düşünsel faaliyet ve kamusal faaliyet alanlarında etkisinin azalması veya tamamen ortadan kalkması.”

DOGMALARLA SAVAŞ!

Kitapta laikliğin “dinin siyasetten ayrılması” olarak tanımlandığını da göz önüne alacak olursak, yazarın “Sekülerliği”, düşünsel mücadelenin önündeki dini - dini olmayan tüm dogmalarla savaş hali olarak gördüğünü söylememiz iddialı olmaz. Kimilerince “radikal” veya “iddialı”, kimilerince “sadece bilimin gereği” olan bu tavrı kitabın genelinde de görüyoruz. Yazar eleştirilerini Comte’dan da esirgemiyor, Marx’tan da.

Israrla vurgulanan mesaj net, “Sekülerleşme olgusu, insanlığın gerek düşünsel gerekse toplumsal dönüşümler tarihinin en önemli gerçeklerinden biridir. Bu olgunun ekonomik ve sosyal dönüşümlerin sonucu olduğu iddiasının tersine Sekülerleşme, temel toplum dinamiklerinden birisidir. Bilimle yoğun bir ilişki içindedir.”

Kitapta dikkat çeken başka bir detay da, gündelik politikalara girmemekle beraber kitap içindeki geçmişten günümüze, günümüzden geçmişe ve ulusaldan evrensele, evrenselden de ulusala geçişlerin olması.

Durumları “sadece günümüz” ya da “sadece geçmiş” veya “sadece ulusal” ya da “sadece evrensel” boyutu ile değerlendirmenin “eksik” kaldığı yerde bu tavır fazlasıyla akılcı, sağlıklı ve “bütün”. (Yazarın bu tercihini analitik düzlemde “tümevarım ve tümdengelim yapmak” olarak da açıklayabiliriz.)


SOSYALİZM, KEMALİZM, ULUS

Düşünsel yanlışların büyük oranda kavramların bilinmemesinin ya da yanlış bilinmesinden kaynaklandığı yerde kavramları doğru bilmek, ona göre kullanmak çok önemli. “Kavramsal bilinç” olarak da değerlendirebileceğimiz bu konuda Osman Bahadır da durumun ciddiyetinin farkında. Bu sorunun Cumhuriyeti “içeriden” de saldırıya açık hale getirdiğinin de:

“Bazı tarihçiler ve yazarlar, başta cumhuriyet ve ulus kavramları olmak üzere birçok kavramı çarpıtarak veya anlamsızlaştırarak yıllardan beri istedikleri gibi kullanıyorlar. Bu yazarların kavramları nasıl tahrif ettikleri gösterilmeden, ülkemizdeki düşünsel yaşamın sağlıklı bir şekilde gelişmesi imkansızdır.”

Tarihsel süreç, bilimin, bilimi esas alan felsefesiyle de Atatürk’ün fikir yapısı olan (ve Atatürk’ün tabiriyle) “Kemalizm prensipleri”nin haklılığını ortaya koyuyor. Bu durumda aydınlara ve bilim insanlarına düşen, bu hakkın teslimi, gerçeklere halkın göreceği biçimde ayna tutmak. Malumu ilam etmek.

Osman Bahadır da Kemalizmin kadın hakları, modern eğitim, hukuk sistemi, ekonomik yapısal girişimler ve bilimi merkeze koyan, yurttaşların eşitliği konusundaki atılımlarını yalın bir şekilde anlatarak bu “aydın sorumluluğunu” yerine getiriyor. Kemalizmin, yüzlerce yıllık düşünsel ve toplumsal kölelik zincirinin önemli halkalarını kopardığının altını çizerek.

Bu konuda net bir tavır sergileyen yazar, yeri gelmişken sosyalistlere de değerli ve yapıcı bir çağrıda bulunuyor: “Kemalizmi doğru değerlendiremeyenler, sosyalizmi de doğru kavrayamazlar. 1923 Türk devrimi, insanlık tarihinin en büyük devrimleri safındadır. Sosyalistlere düşen, daha önce gerçekleştirilmiş devrimleri doğru değerlendirerek onların tarihsel mirasına sahip çıkmak ve gelecek kuşaklara daha yüksek seviyelerde bırakmaya çalışmaktır.”

Koronavirüsü ve tetiklediği sonuçların etkisiyle belki de 50 yıl sonra “öncesi ve sonrası” diye dönemleri ikiye ayıracak bir evreden geçiyoruz. Bilmeliyiz ki insanlar ve insanlık, bilimi hayatının merkezine koyduğu ölçüde var olacak, bilime direndiği ölçüde de sıkıntı yaşayacak, belki de yok olacak. Doğal ya da değil, fakat bir “seleksiyon” süreci yaşayacak.

Tehditlerden bu kadar etkilenmemizin sebebi, yazarın da belirttiği gibi “uluslaşma sürecinin” tamamlanamaması, ulus gerçeğinin önemini tam anlamıyla kavrayamamamızdır belki de. Haliyle çözüm de ulus olmak, bilimi merkeze koyan Cumhuriyet felsefesini rehber edinmektir.

Osmanlılardan Cumhuriyete Sekülerleşme / Osman Bahadır / 240 s. / 2019.


Yazarın Son Yazıları