Karadeniz bulanırken
Deniz Berktay
Son Köşe Yazıları

Karadeniz bulanırken

31.03.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Son beş yıldır tekrarladığım bir husus var: Rusya’yla Ukrayna arasında gerilimin artması, Karadeniz’de gerilimin artması demektir ve Karadeniz’de gerilimin artması, Türk boğazları konusunda gerek Batı’nın gerekse Rusya’nın Türkiye üzerinde baskıyı artırması demek olacaktır.

Karadeniz’in tek çıkış noktası, Türk boğazları. O nedenle Kardeniz havzasını etkileyen bir savaş, büyük güçlerin dikkatini Türk boğazlarına çekecek ve kendisini güçlü hisseden taraf Türkiye’den, Boğazlar’da Türk egemenliğini perçinleyen Montrö Sözleşmesi’nin getirdiği statüyü yumuşatmasını isteyecektir. İkinci Dünya Savaşı’nda bir taraftan Nazi Almanya’sı, diğer taraftan da Sovyetler Birliği, Türkiye’ye bu konuda baskılar yapmış ve savaştan hemen sonra, kendisini Avrupa’nın hâkimi hisseden Sovyetler Birliği, Türkiye’nin boğazları tek başına koruyamadığını iddia ederek Boğazlar’da bir üs talep etmişti. Stalin yönetiminin Çarlık Rusyası dönemini andıran bu talebi, Türkiye’nin NATO’ya savrulmasındaki en temel etken olmuştu.

2000’lerde, eski Doğu Bloku ve eski Sovyet ülkelerinden bazılarının ABD eksenine yaklaşması, Türk boğazları üzerinde bu sefer ABD baskısının artmasına yol açmıştı. O dönemde NATO’ya yeni giren Romanya ve Bulgaristan, ABD gemilerinin Karadeniz’de kalma süresinin uzatılmasını savunuyor, bu çerçevede Montrö’nün yumuşatılmasını istiyorlardı. Hatta o dönemki Gürcistan’da da yönetim, NATO üyeliğini hedefliyordu ve dönemin Gürcistan Ankara Büyükelçisi bana verdiği röportajda, Karadeniz’in statüsünün değiştiğini söylemişti.

2014’te Ukrayna’nın altının üstüne gelmesi, Rusya’nın Ukranya’nın Kırım Yarımadası’nı ilhak etmesi, yeni bir gerilimin habercisiydi. Karadeniz’de kazanın kaynadığının göstergesiyse 2021’in yazında bir İngiliz savaş gemisinin Karadeniz’de Kırım açıklarından geçerek Ruslara meydan okuması oldu. Bu olaylar, 2022’de yaklaşan fırtınanın habercisiydi. 2022 Şubatı’nda başlayan Rusya-Ukrayna savaşına Türkiye’nin arabuluculuk girişiminde bulunması ve daha savaşın ilk ayında İstanbul’da Rusya’yla Ukrayna temsilcilerinin bir araya getirilmesi hem Türkiye’nin hem de bölge ülkelerinin çıkarına hitap ediyordu. Fakat dönemin İngiliz Başbakanı Boris Johnson aceleyle Kiev’e gelerek Ukrayna yönetimini Rusya’yla müzakere yapmamaya teşvik etmiş, bunun sonucunda savaş bir çıkmaza girmişti.

SAVAŞIN YAYILMA RİSKİ

Şimdi bir tarafta savaşın Baltık tarafına yayılma riski var. Diğer tarafta İran’daki savaşın ne kadar süreceğini tahmin etmek güç. Bu zamana kadar eğer bu yerel çatışmalar bir dünya savaşına dönüşmediyse bu, gerek Batı’da gerekse Rusya-Çin-İran hattında ittifak içi tarafların çıkarlarının tam örtüşmemiş olmasından kaynaklanıyor.

İşte bu şartlar, Türkiye için ateşten bir çember. İstanbul Boğazı yakınlarında Türk tankerine düzenlenen İHA saldırısının kaynağı ortaya çıkmadan şimdi de boğazları NATO’yla beraber korumaktan bahsedilmeye başlandı (Mine Esen’in ve Mehmet Ali Güller’in yazıları bu konuda söylenebilecek her şeyi söylüyor). Atatürk, “Yurtta barış, dünyada barış” diyerek uluslararası ilişkilerde maceracılıktan uzak durmanın önemine işaret etmişti. Bugünlerde Atatürk’ün bir sözünün anlamını da daha net anlıyorum. Atatürk, “Türkün dostu Türktür” derken etnik ayrımcılık veya yabancı düşmanlığı yapmıyordu. Atatürk’ün burada kastettiği; düşmanımızın düşmanının, babamızın oğlu olmadığı, uluslararası ilişkilerde her ükenin kendi milli çıkarlarına göre hareket ettiği idi. Karadeniz’in suları giderek bulanırken bizim de Atatürk’ün bu sözünü doğru anlamamız ve aklımızdan çıkarmamamız lazım.