Seçimlerde seçenek sorunu
Ergin Yıldızoğlu
Son Köşe Yazıları

Seçimlerde seçenek sorunu

12.05.2015 06:00
Güncellenme:
Takip Et:

İngiltere seçimleri öncesinde televizyon haberlerinde, seçim programlarında sıkça karşılaştığım bir sahne beni çok düşündürdü. Bu, İngiliz İşçi Partisi’nin seçimleri kaybetmesini de açıklayan sahne, aklıma yine, “yapışkan statüko”, “algısal kilitler” kavramlarını getirdi. Türkiye’de genel seçimlere giderken de “benzer bir durum söz konusu olabilir” diye düşündüm.
O sahne şöyle: İngiltere’de, işçi sınıfının yaşadığı bir bölgenin ana caddesinde ya da alış veriş merkezindeyiz. Televizyoncu insanları durdurup soruyor: “Ekonomi toparlanıyormuş. İşsizlik azalıyormuş. Siz ne diyorsunuz?” Aldığı cevap hep aynı: “Benim hayatımda iyileşen bir şey yok.” İkinci soru: “Bu seçimlerde İşçi Partisi’ne oy verecek misiniz?” “Bilemiyorum, bana çok harcama yapacak gibi geliyor. Ya vergileri arttırırsa. Bundan çekiniyorum.”
Tabii televizyoncu, “ama o paraları sosyal hizmetlerin, sağlık eğitim sisteminin iyileşmesi için harcayacak, diğer bir deyişle senin için harcayacak. Senden değil en zenginden daha fazla vergi alacak” demiyor. İşçi Partisi de mesajını, daha dengeli, daha ılımlı, daha insani kavramlarıyla birlikte ne kadar tekrarlarsa tekrarlasın bu sahnedeki insana ulaşmıyor. Çünkü İP’nin mesajı, 1980’lerde Thatcher hükümetleri sırasında gelişen, 1997’den sonra İşçi Partisi-Blair hükümetleri döneminde iyice pekişen neo-liberalizmin, “yeni” başlığı altında piyasaya sürülen toplum, devlet ve birey tanımlarının yarattığı “algısal kilitlerin”, “patika bağımlılığının”, dolayısıyla bir “yapışkan statükonun” kapsamı içinde dile getirilmiş bir mesaj olmanın ötesine geçemiyordu.
İP’nin mesajı, ekonomi yönetiminde, siyasette, genelde kültürde egemen olan “statüko”yu sorgulamıyor, onu kabul ediyordu. O zaman da bu statükonun denenmiş, süreklilik vaat eden aktörleri, oy verecek olanlara çok daha güvenli seçenekler olarak görünüyorlardı.

‘Algısal kilitler’, ‘Patika bağımlılığı’
Tek bir partinin, yürütme üzerinde, uzun süre egemen olduğu ülkelerde, siyasi kararların alınma süreçlerinde, bu partinin iktidar yaşamının çok ötesine uzanan, kalıcı davranış biçimleri, “patika bağımlılığı” yaratan “algısal kilitler” oluşuyor. Hele bu parti bir şeyin yıkıntısı üzerinde iktidar olan “yeni” bir düşünceyi, tarzı temsil ediyorsa... (1980’lerden 1990’ların ortasına kadar Thatcher hükümetleri, onların tükendiği noktada, var olan statükoyu sorgulamadan devralan, 2010’a kadar gelen Blair-Brown hükümetleri, aynı “patikada” devam eden Cameron-Clegg koalisyonu gibi)
Böylece toplumda, bir kez yerleştikten sonra, değiştirilmesi giderek zorlaşan bir “yapışkan statüko” şekillenebiliyor. Muhalefetin çok parçalı, hükümet partisi karşısında bir seçenek sunmakta, statükoyu sorgulamakta başarısız kaldığı koşullarda, hükümet partisinin uygulamaları sonucunda oluşan “algısal kilitler” daha güçlü oluyor.
“Statüko”nun “yapışkanlık” düzeyini belirleyen bir etken de tek parti hükümetinin, ülkenin siyaset yapma süreçlerinde kurmayı başardığı “tekelci yapılanmalar” oluyor. Bu yapılanmalar, siyaseti etkilemek isteyenleri bu “yapılanmaya” katılmaya zorluyor. Bir kez katılım gerçekleştikten sonra, bu “statüko”nun dışına çıkarak başka seçenekler aramak verimsiz bir çaba gibi görünmeye başlıyor.
“Statüko” ve iktidardaki siyasal parti toplumda büyük tepki çekmeye, kendiliğinden çökmeye başlamamışsa, statükoyu sorgulamayan hiçbir parti, başarılı olamıyor.
İktidar partisinin henüz çökmeye, halktan büyük, tepki çekmeye başlamadığı, koşullarda başarı elde etme olasılığına giden tek yol, İskoçya’da SNP’nin, özellikleri farklı olsa da Yunanistan’da Syriza’nın, İspanya’da Podemos’un, bir zamanlar Brezilya’da İşçi Partisi’nin yaptığı gibi “algısal kilitleri” kırmaya çalışmaktan, bunun için de “yapışkan statükoyu”, iktidar partisinin “doğal”, “normal”, “kalıcı” olarak sunduğu şeyleri sorgulamaktan, çözüm önerilerini hep bu sorgulamanın içinde koyarak sunmaktan geçiyor.
Türkiye’de seçimlere giderken, CHP’nin, HDP’nin, AKP döneminde oluşan “yapışkan statükoyu” sorgulayamadığını, “algısal kilitleri” kıracak bir söylemi oluşturmakta çok zorlandıklarını düşünüyorum.

Yazarın Son Yazıları

Versay’dan sonra yeni jeopolitik

7 Haziran 2026’da Versay Sarayı’nda ve Tahran’da eşzamanlı imzalanan 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, İran-ABD savaşını resmen durdurdu

Devamını Oku
22.06.2026
Apartheid şimdi küresel

Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikati şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.

Devamını Oku
18.06.2026
Buradan nereye?

Tren bu istasyona, Gezi Parkı, gar katliamı, “darbe”, mühürsüz oy pusulaları, İstanbul Belediye seçimleri hezimeti, tutuklamalar, gizli tanıklar, uydurma kanıtlar, büyük kitlesel mitinglerin yarattığı korku duraklarından geçerek geldi.

Devamını Oku
15.06.2026
Yaklaşan fırtınaya hazır mıyız?

Türkiye’de ağaçlar kesilmeye, ormanlar yakılmaya, su havzaları kurutulmaya gıda krizi derinleşmeye devam ediyor; toplumsal dokusunun örüntüsü çözülüyor. Bir yanda iklim sistemi çökerken öte yanda uluslararası düzen sarsılıyor. İki kriz aynı anda, aynı hızda derinleşiyor. Önümüzdeki 2-3 yol çok ama çok kritik! Bu gidiş içinde iyimser olmak olanaksız. Ülke adeta intihar ediyor!

Devamını Oku
11.06.2026
Süper El Nino’ya hazır mıyız?

İklim krizini hâlâ “gelecek kuşakların sorunu” sananları acı bir sürpriz bekliyor.

Devamını Oku
08.06.2026
Biraz da komplo teorisi

Çok garip zamanlarda yaşıyoruz.

Devamını Oku
04.06.2026