“Bu ne acayip başlık?” diyeceksiniz belki. Haklısınız, ilk bakışta tuhaf duruyor. Ama Ordu’da birkaç gün geçirince insanın önüne üç ayrı görüntü çıkıyor: Yaylaların üstüne düşen maden gölgesi, yağmur altında kitaba gelen insanlar ve şehrin dört bir yanından bakan “2 bin 600 kilometre asfalt döktük” afişleri…
Öyleyse, önce yaylalardan başlayalım.

YAYLALARIN ÜSTÜNE DÜŞEN GÖLGE
Ordu’nun yükseklerine bakınca insan önce güzelliği görür: Suyun kıvrıla kıvrıla yürüdüğü yaylaları, geniş düzlüklerde yayılan sürüleri, rüzgârın otların üzerinden geçerken bıraktığı dalgayı… Perşembe Yaylası’nın menderesleri, Çambaşı’nın ferahlığı, Keyfalan’ın rüzgârı, Akkuş’un, Mesudiye’nin, Kabadüz’ün yüksekleri yalnızca seyredilecek yerler değildir. Buralar bu coğrafyanın nefes aldığı yerlerdir.
Bir yaylayı yalnızca “güzel manzara” diye tarif edemezsiniz. Çünkü o manzaranın içinde su vardır, otlak vardır, hayvan vardır, insan emeği vardır. Mevsimlerin bilgisi, göç yollarının izi, kuşaklardan kuşaklara aktarılan bir yaşama biçimi vardır. Yayla dediğimiz şey, toprağın üstünde kurulmuş eski bir hayat bilgisidir.
Tam da bu yüzden insanın aklına şu soru takılıyor: Ordu İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün tanıtım sayfalarında gururla paylaşılan bu doğal zenginlikler, nasıl oluyor da aynı zamanda maden tehdidiyle yan yana anılabiliyor? Bir şehir bir yandan yaylalarını turizm değeri olarak gösterecek, öte yandan o yaylaların suyunu, toprağını, taşını madene mi açacak?
Buradaki çelişki küçük değil. Çünkü tanıtımda “doğal güzellik” dediğimiz yer, madencilik söz konusu olduğunda bir anda ruhsat alanına dönüşüyor. Oysa yaylalar yalnızca fotoğraflarda güzel göründüğü için kıymetli değildir; canlı kaldıkları, bozulmadıkları, insanla doğa arasındaki bağı taşıdıkları için değerlidir.
Bir dağın değeri yalnızca altından çıkarılacak madenle ölçülemez. Bazı yerler dokunulmadan kaldığı için zengindir. Bazı sular aktığı, bazı otlaklar sürülere yurt olduğu, bazı yaylalar insanın içini genişlettiği için korunmalıdır.
Ordu için asıl güçlü cümle şu olmalı: “Yaylalarımızı yalnızca tanıtmıyoruz, koruyoruz.” Çünkü bir şehir, doğasını broşürlerde göstererek değil; suyuna, yaylasına, ormanına sahip çıkarak geleceğe kalır.
YAĞMURUN ALTINDA KİTABA GELENLER
Ordu’ya gelişimin bir nedeni de 1–10 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 6. Ordu Edebiyat ve Kitap Günleri idi. Yazar söyleşileri, kitap fuarı, atölyeler, imza günleri ve okur buluşmalarıyla şehirde güzel bir kültür hareketliliği vardı.
Altınordu’da bunu açıkça gördüm. Üstelik kolay bir havada değil. Karadeniz yağmuru vardı; insanı sokaktan içeri çağıran, “bugün evde kal” dedirten bir yağmur… Buna rağmen insanlar alana geldi. Çocuklar kitaplara uzandı, gençler stantların arasında dolaştı, okurlar yazarlarla konuştu.
Yağmur altında kitaba gelen insan, yalnızca bir fuara gelmiş olmaz; söze, düşünceye, kültüre de sahip çıkar.
Bu etkinliğin güzel yanı, yalnızca “düzenlenmiş” bir program gibi durmamasıydı. Altınordu Belediyesi çalışanlarının ve kitap gönüllülerinin emeği alanda hissediliyordu. Bir etkinliğin ruhu bazen afişlerde değil, orada koşturan insanların yüzünde görünür.
Yön gösteren, okura yardımcı olan, çocuklarla ilgilenen, yayınevleriyle ve yazarlarla bağ kuran o emek, kitap günlerinin en değerli tarafıydı. Çünkü kitap işi biraz da gönül işidir.
Bu canlılık birkaç günle sınırlı kalmamalı. Kitap günlerinin bıraktığı iz yıl boyunca kütüphanelerle, söyleşilerle, okuma günleriyle, çocuklara ve gençlere açılacak kültür alanlarıyla sürmeli. Çünkü kitap insanı yalnızca bilgilendirmez; daha dikkatli, daha duyarlı, daha vicdanlı kılar.
2 BİN 600 KİLOMETRELİK FOTOĞRAF MESELESİ
Gelelim Ordu sokaklarında insanın gözünden kaçması neredeyse imkânsız olan meseleye…
Şehrin neresine dönsem Büyükşehir Belediye Başkanı’nın fotoğrafı karşıma çıktı. Reklam panolarında, kavşaklarda, yol kenarlarında… Bir ara Ordu’da mı geziyorum, yoksa açık hava belediye portreleri sergisinde mi dolaşıyorum, emin olamadım.
Afişlerin altında da iddialı cümle: “2 bin 600 kilometre asfalt döktük.”
Doğrusu 2 bin 600 kilometre az rakam değil. Yol önemlidir; köyü kente bağlar, hastayı hastaneye, öğrenciyi okula, üreticiyi pazara ulaştırır. Kimse yapılan hizmeti küçümsemez. Ama şehirlerin yalnızca asfalta değil, ölçüye de ihtiyacı vardır.
Başkan yakışıklı adam, anladık. Fotoğraf da fena çıkmamış, ona da sözümüz yok. Fakat insan her kavşakta, her panoda, her yol kenarında aynı yüzle karşılaşınca ister istemez düşünüyor: Bu kadar asfalt döküldüyse, belli ki fotoğraflar da o yolları yalnız bırakmasın diye şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş!
Bir süre sonra Ordu’da yön tarifi bile değişiyor. “Sahile nasıl giderim?” diye sorsanız, biri çıkıp “Başkanın üçüncü fotoğrafından sağa dön, 2 bin 600 kilometre asfalt yazan panoyu geç, büyük gülümsemeden sonra sola sap” dese şaşırmayacaksınız.
Elbette hizmet anlatılır. Belediyeler yaptıklarını duyurur. Buna kimsenin itirazı olmaz. Ama hizmetin en güzeli, biraz da kendi kendini anlatandır. Yol gerçekten iyiyse, üzerinden geçen yurttaş zaten bilir. Her reklam panosuna aynı fotoğrafı asmak, bazen yapılan işi büyütmekten çok, mizahını büyütür.
Ordu gibi doğasıyla öne çıkan bir şehirde insan başka cümleler de görmek istiyor: “Yaylalarımızı koruduk.” “Derelerimizi temiz tuttuk.” “Ormanlarımızı madene teslim etmedik.” “Melet Irmağı’nın doğallığını bozmadık; kıyısını yapılaşmaya açmadık.” İşte o zaman 2 bin 600 kilometrelik asfaltın anlamı büyür. Çünkü yol yalnızca asfalt değildir; bir şehrin nereye gitmek istediğini de gösterir.
Ordu bugün bir yol ayrımında duruyor: Bir yanda madenlerin gölgelediği yaylalar, bir yanda yağmura rağmen kitaba gelen insanlar, bir yanda da her köşeden bize bakan hizmet afişleri…Dileğim şu: Ordu’nun yolu yalnızca kilometrelerle değil, vicdanla da ölçülsün. Çünkü bazı yollar asfaltla değil; doğaya, kültüre ve insana gösterilen saygıyla yapılır.