Yıllar önce Gorbaçov zamanında Sovyetler Birliği’ne davetli gitmiştim. Uzun ve detaylı bir yolculuktu. İlk gözüme çarpan olgu, havaalanında beni buldu. Ortalama bir çöp yığınını yedi kişi süpürüyordu. Ardından kocaman bir otele girdim ve her katta sandalyede oturan çok yaşlı erkekleri gördüm. Hemen hepsi İkinci Dünya Savaşı’nda er olarak çatışmaların tam da göbeğinde bulunmuşlardı. Şimdi yaptıkları iş sadece katlardaki sandalyelerinde oturmak ve etrafa göz atmaktı. Sonra uzun uçak yolculuklarında rehberim sayesinde, uçaktaki mühendislerin aldıkları paradan yakındıklarına tanık oldum. Bir işçi devleti olan memleketlerinde kendileri çalışmalarını denetledikleri işçilerden daha az para alıyorlardı. Görüştüğüm pek çok kadın, hemen hepsi çalışıyordu, aralarında traktör sürücüsü, hekim, balerin olanlar vardı, tek bir şeyden yakınıyorlardı. Evlerde çamaşır makinesi yoktu, alt katlardaki çamaşır makineleri bozulmuş, tamir edilmiyordu ve ağız birliği yaparcasına “evlerinin kadını” olmak istiyorlardı. Eşit çalışmanın canı cehennemeydi. Bu duyduklarım ve gördüklerim beni oldukça sarsmıştı. O seyahatten kara kara düşünerek döndüğümü anımsıyorum. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri böylesine bol bir ülke, yanlış planlamanın, yanlış istihdamın çemberinde kıvranıyordu.
Şimdi bunlar neden alkıma geldi diye soracaksınız. Bugünlerde dünyada din, usul usul olması gereken yerine çekiliyor. Örneğin Hollanda’da kiliseye gidenler öylesine azalmış ki, kiliseler artık ya kültür merkezine ya da herkesin kafa bulup dans ettiği diskoteklere çevriliyor. Vatikan kürtaja onay verdi ama oğlancı rahiplerine açılan davalar öylesine arttı ki, para sıkıntısı çekiyor. Oysa en zengin devlettir. Yunanistan rahiplerini devlet memuru olmaktan çıkarıyor, Almanya bunu zaten çok önceden yaptı, her rahip kendi cemaatinin bağışlarıyla yaşıyor. Öyle avanta yok! Katolik kilisesinin en kuvvetli olduğu Latin Amerika’da bile rahiplerin kendi paralarını kendilerinin kazanmasına sıcak bakılmaya başlandı.
Şimdi bu bilgilerden sonra gelelim, bizim din işleriyle ilgili Diyanetimize ve imamlarımıza.
Hepinizin bildiği gibi Diyanet ve din işleriyle ilgili hocalar, imamlar tuhaf fetvalarıyla gündemde, örneğin organ nakli için insanı utandıracak sözler söylüyorlar, “yani babanın erkeklik organı, oğluna takılırsa, günahları kime yazılacak” gibi. Peki imamlar ne iş görüyor? Sadece namaz vakti geldiğinde, bir düğmeye basıp ezan okunmasını sağlıyorlar, bir de beş vakit cemaatin önünde namaz kılıyorlar. Ölüm olduğunda duasını okumak işlemi de imamlarda ama emin olunuz ölünün ailesi onlara ayrıca para veriyor. Evdeki dualar için de! Şimdi bu ne, bence imamların durumu yukarda anlattığım kat bekçilerine benziyor. Kat bekçileri Sovyetler Birliği’nde nasıl işsizliği azaltmak için oluşturulmuşsa, Diyanet’in imamları da önemli bir miktarda işsizliği önlüyor. Kimin cebinden devletin cebinden. Yani bizim vergilerimizden! Madem bir Müslüman ülkeyiz, çok dindarız o zaman her mahalle kendi camisinin işlerinden, imamlarından sorumlu olsun. Nasıl kat bekçileri Sovyetler Birliği’ni kurtarmadıysa, imam ordusu yaratılarak işsizlik önlenemez! Bir yerden patlar! Cumhuriyetin binbir zorluklarla oluşturduğu fabrikaları “buralar hantal, çok işçi var” diyerek özelleştiren sağ iktidarlar ve en çok da AKP’nin bu işsizliği önleme planının artık fiyasko olmasına az kaldı. Çünkü on yıl boyunca ülkeye yağan para suyunu çekmeye başladı. Hatırlatma yapalım, Gorbaçov’dan sonra Sovyetler Birliği parçalandı.
Bu arada Diyanet’in merkezde çalışan yüzlerce elemanı var. Allah aşkına bunların İslam dinine yeni bir yorum getirdiklerini, insanların hayatını kolaylaştırmak için yepyeni öneriler yaptıklarını gördünüz mü, duydunuz mu? Tam tersi insanların kafasını iyice karıştıran fetvalar veriyorlar. “Baba üvey kızıyla evlenebilir.” “Kocası ölen kadın kayınpederiyle evlenebilir.” “Buluğa ermiş kız çocuklarının evlenmesi dine aykırı değildir.” Daha pek çok toplumsal yaşamı karıştıracak, insanların Tanrı’yla baş başa kalmalarını altüst edecek fetva!
Ve söylemeliyiz, Diyanet bütçesi Eğitim, Sağlık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın toplam bütçesinden daha fazla. Vatikan’daki Papa bile artık kurşun geçirmez arabalarda dolaşmıyor ama bizim Diyanet’in başkanının kurşun geçirmez arabası var. Bir din adamı kendi ülkesinin müminlerinden neden bu kadar korkuyor? Şimdi bunları yazdığım için beni dava edebilirler. Çünkü gerçeği yazıyorum. Unuttuğum bir şey daha var, neden bizim camilerin altındaki mağazalarda hiçbir aşevi yok! Bunu özellikle inceledim, Kadıköy’den Bostancı’ya kadar camilerin altında kundura dükkânları, giysi pazarları hatta büyük marketler var. Bunların kiraları nereye gidiyor, kim alıyor doğrusu merak ediyorum. Çünkü bizim mahalledeki imamın son model bir arabası var, oğluna da alacakmış. Bu kadar!
*Bu yazı Diyanet’in 8489 yeni eleman alacağını öğrendikten sonra yazılmıştır.
İşsizliğe bir çare olarak: Diyanet! *
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!
Bak şu işe ben şu küçücük Yunanistan’ı kıskanıyorum!