‘Ultra hızlı moda’nın çöplüğü Türkiye
Jale Özgentürk
Son Köşe Yazıları

‘Ultra hızlı moda’nın çöplüğü Türkiye

29.06.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Avrupa, tekstil atıklarından kurtulmanın yolunu arıyor. Bulduğu en kolay yöntem ise yıllardır değişmiyor: Atıkları gelişmekte olan ülkelere göndermek. Geçen hafta ortaya çıkan yeni bir kaçakçılık operasyonu, Türkiye’nin bu zincirdeki yerini bir kez daha gözler önüne serdi.

Avrupa Birliği’nin önemli haber kanallarından Euronews’ta yer alan habere göre, Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi (OLAF), İtalya’dan Türkiye’ye yasadışı yollarla gönderilen 4 bin 200 ton tekstil atığını ortaya çıkardı. Haberde şu bilgiler yer alıyordu:

“Ortak denetimlerde buna ek olarak çevre kurallarını ihlal ettiği öne sürülen bir geridönüşüm tesisine bağlı depoda 2 bin 100 ton tekstil atığı daha bulundu. Mersin Limanı’nda ise yanlış etiketlenmiş 768 tonluk yeni bir sevkıyat yakalandı.” 

EN FAZLA ATIK İTHALATÇISI 

Türkiye birçok sektörde Avrupa’nın en fazla atık gönderdiği ülkelerin başında geliyor. Plastik atık ithalatında yaklaşık yüzde 30’luk payla ilk sırada yer alıyor. Demirçelik hurdası, kâğıt ve karton atıkları, elektronik atıklar... Bunların bir bölümü yasal ticaret kapsamında gelirken önemli bir kısmı da kaçak sevkıyat soruşturmalarına konu oluyor.

Son yıllarda en hızlı büyüyen alanlardan biri ise tekstil atıkları. Gerçek miktarını kimsenin tam olarak bilmediği bu atıklar; ikinci el tekstil ayrıştırması, elyaf geridönüşümü, izolasyon ve dolgu malzemesi üretimi ya da düşük maliyetli hammadde temini gibi gerekçelerle ithal ediliyor.

YÜZDE 80 YAKILIYOR 

Araştırmalara göre 2024 itibarıyla dünyada 120 milyon metrik ton tekstil atığı oluştu. Bunun yaklaşık yüzde 80’i yakılıyor ya da çöplüklere gönderiliyor. Yalnızca yüzde 12’si yeniden kullanılıyor, yüzde 1’den azı ise yeniden tekstil ürününe dönüştürülebiliyor. Mevcut üretim ve tüketim alışkanlıkları sürerse 2030 yılında yıllık tekstil atığının 150 milyon tonu aşması bekleniyor.

İşte bu devasa atık yükünün önemli bir bölümü Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yönlendiriliyor.

Üstelik sorun yalnızca üretim miktarı değil. Araştırmalar, dünyada üretilen giysilerin yüzde 85’inin kullanım ömrü dolmadan çöpe gittiğini gösteriyor.

Ortalama bir giysi 10 kez bile giyilmeden elden çıkarılıyor. Bu tabloyu yaratan ise “ultra hızlı moda” düzeni. Bir zamanlar yılda iki koleksiyon hazırlayan sektör, bugün haftada yüzlerce yeni ürünü piyasaya sürüyor. Yapay zekâ destekli algoritmalar sosyal medyada hangi ürünün ilgi gördüğünü anında belirliyor, fabrikalar ise günler içinde üretime başlıyor. Tüketici satın almaya, üretici daha fazlasını üretmeye zorlanıyor; sonuçta ortaya dağ gibi büyüyen tekstil atıkları çıkıyor. Bugün bu tüketim modelinin en büyük üreticilerinden biri olan Avrupa ise ortaya çıkan çevresel faturayla yüzleşmek zorunda kalıyor.

Yani Avrupa, kendi tüketim modelinin yarattığı çevresel faturayı azaltmaya çalışıyor.

Peki Avrupa’nın hem önemli bir üreticisi hem de giderek çöplüğü haline gelen Türkiye ne yapıyor? Daha doğrusu ne yapabilir?

En ağır krizlerinden birini yaşayan hazırgiyim sektörü, hâlâ düşük fiyatlı üretim döngüsünü kıramıyor. Bangladeş’le ücret yarışını, Çin’le ölçek yarışını, Mısır’la enerji maliyetleri yarışını kazanması mümkün görünmüyor.

Üstelik Avrupa Birliği artık yalnızca ürünün fiyatına bakmıyor. Karbon ayak izini, su tüketimini, geridönüştürülebilirliğini ve üretim koşullarını da sorguluyor. 2030’a doğru bunlar tercih nedeni değil, pazara giriş şartı haline gelecek.

Dolayısıyla Türkiye açısından sorun yalnızca çevreyi korumak değil; ihracatın geleceği, sanayi politikası ve rekabet gücü meselesi.

Türkiye bugün bir yandan Avrupa’nın en büyük hazırgiyim tedarikçilerinden biri olmaya çalışırken diğer yandan aynı pazarın tekstil çöplüğüne dönüşme riskiyle karşı karşıya. Bu iki rolün aynı anda sürdürülebilmesi mümkün değil.

İkisini birlikte yaşarsak kaybeden yalnızca tekstil sektörü olmayacak. Su kaynaklarımız kaybedecek. Toprağımız kaybedecek. Kentlerimiz kaybedecek.

Ve sonunda ekonomi de kaybedecek.

Bu yüzden artık yalnızca “daha fazla ihracat” demek yetmiyor. Nasıl ihracat yaptığımızı konuşmalıyız. Nasıl üretim yaptığımızı konuşmalıyız. Hangi atığı ülkeye kabul ettiğimizi konuşmalıyız.

Siyasete gömülen, iktidarını koruma uğruna demokrasiyi ikinci plana iten bir yönetim anlayışından ise bu stratejik tercihi yapmasını beklemek ne yazık ki gerçekçi görünmüyor.