Üç Taş, Dört Bölüm
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Üç Taş, Dört Bölüm

29.06.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bazen memleketin gündemi insanın önüne bir masaya bırakılmış üç taş gibi düşüyor. Birine dokunuyorsunuz, içinden mizah çıkıyor; ötekine dokunuyorsunuz, eski bir film karesi gibi hüzün beliriyor; üçüncüsüne gelince siyaset bütün ağırlığıyla masaya oturuyor. Sonra bakıyorsunuz, o üç taş kendi içinde dört ayrı bölüme ayrılmış: Gülmek, kaybetmek, temsil ahlakı ve bitmeyen koltuk hesapları…

Deniz Göktaş’ın gösterisini izlerken insan bir kez daha fark ediyor; mizah yalnızca güldürmek değildir. Hatta bazen en ciddi sözler, sahnede en rahat söylenen cümlelerin arasına saklanır. Güldüğümüz yerde çoğu zaman acıyan yanımızı da görürüz. Kahkaha hafif görünür ama kimi zaman insanın içine ağır bir taş gibi oturur.

Bizim ülkede mizahın kaderi biraz da böyledir. İnsanlar bazen haber bültenlerinde bulamadıkları hakikati bir komedyenin cümlesinde yakalıyor. Salonda ya da ekran başında gülüyoruz ama o gülüşün içinde yorgunluk da var, öfke de var, çaresizlik de… Deniz Göktaş’ın yaptığı şeyin ilgi görmesinin nedeni yalnızca esprilerin zekâsı değil bence. O esprilerin arkasında hepimizin bildiği, hissettiği ama çoğu zaman yüksek sesle söylemekten kaçındığı bir toplumsal hâl var.

Mizah bazen nefes alma biçimidir. Ama bir toplum sürekli mizahla nefes almaya çalışıyorsa, orada başka bir tıkanıklık da var demektir.

Sonra bir başka haber düşüyor önümüze: Kadir İnanır’ı kaybettik.

Bu cümle yalnızca bir oyuncunun ölümünü anlatmıyor. Bir dönemin, bir sinema hafızasının, perdede büyüyen bir kuşağın da yavaş yavaş aramızdan çekilişini anlatıyor. Selvi Boylum Al Yazmalım’ın İlyas’ı, Tatar Ramazan’ın dik bakışı, haksızlığa karşı önce duruşuyla konuşan o karakterler… Kadir İnanır, yalnızca filmleriyle değil, bakışıyla da yer etti belleğimizde.

Elbette her insan gibi onun da tartışılan, farklı değerlendirilen yanları olmuştur. Zaten insan dediğimiz şey yalnızca alkışlardan ibaret değil. Hataları, tercihleri, suskunlukları ve yanılgılarıyla da bir bütün. Ama bir kaybın ardından ilk işimiz hesap defteri açmak olmamalı. Hele ki bir sanatçıyı yalnızca belli dönemlerdeki tercihleriyle anmak, bütün bir emeği ve sinema hafızasını eksiltir. Hatası varsa tarih onu da yazar. Biz bugün biraz iyi taraflarıyla anlamaya çalışalım.

Çünkü Kadir İnanır dediğimizde aklımıza yalnızca bir aktör gelmez. Anadolu’nun öfkesi gelir, aşkı gelir, suskunluğu gelir. Bir dönemin erkeklik imgesi, haksızlığa karşı içten içe kabaran isyanı gelir. Ve elbette Asya’nın o unutulmaz sorusuna verilen yanıt gelir: Sevgi emekti.

Belki de onu en çok orada hatırlamak gerekir.

Gündemin üçüncü taşına dokununca siyaset yine bütün yorgunluğuyla karşımıza çıkıyor. Son yıllarda sıkça gördüğümüz bir alışkanlık var: Halkın oyuyla seçilenlerin, o oyu verenlerin iradesini hiç hesaba katmadan başka partilere geçmesi.

Bir milletvekili, bir belediye başkanı ya da bir yerel yönetici seçilirken insanlar yalnızca bir isme oy vermez. O ismin temsil ettiği partiye, programa, itiraza, umuda da oy verir. Sonra bir bakıyorsunuz, seçilen kişi başka bir partinin kapısından içeri girmiş. Üstelik bunu da büyük cümlelerle açıklıyor: “Hizmet için”, “Memleket için”, “Millet için…”

İyi de o millet zaten sandıkta ne istediğini söylememiş miydi?

Elbette insan fikir değiştirebilir. Siyasette yollar ayrılabilir. Bir partide kalmak artık mümkün olmayabilir. Buna kimsenin itirazı olmaz. Ama halkın size verdiği yetkiyi, halkın onaylamayacağı bir siyasi tercihe taşıyorsanız, orada ciddi bir temsil ahlakı sorunu başlar.

Bunun temiz yolu bellidir: İstifa edersiniz, halka dönersiniz, yeni tercihinizle yeniden aday olursunuz. Halk sizi o hâlinizle kabul ederse devam edersiniz. Etmezse de siyaset dediğimiz şeyin onuru biraz orada belli olur.

Ama bizde çoğu zaman böyle olmuyor. Bugün bir partide, yarın başka bir partide, öbür gün başka bir listede… Sonra buna “Siyasi tecrübe” deniyor. Oysa halkın gözünde bunun adı çoğu zaman başka: Emanete sadakatsizlik.

Bir de Kemal Kılıçdaroğlu meselesi var.

Bu mesele artık yalnızca “Kılıçdaroğlu ne istiyor?” sorusundan ibaret değil. Daha geniş bir yere dokunuyor. Siyasette yenilgiyle nasıl yüzleşilir? Kırgınlıkla nasıl baş edilir? Bir parti, geçmişine saygı duyarken geleceğini nasıl kurar? Ve en önemlisi, siyasetçi zamanı geldiğinde kenara çekilmeyi bilir mi?

Kılıçdaroğlu uzun yıllar CHP’nin genel başkanlığını yaptı. Yürüdü, direndi, haksızlıklara karşı söz aldı, bu ülkenin siyaset tarihinde kendine ait bir yer açtı. Bunları yok saymak haksızlık olur. Ama siyaset biraz da zaman duygusudur. Her dönemin bir cümlesi, her cümlenin de bir susma yeri vardır.

Bugün sorulması gereken soru belki de şu: Kılıçdaroğlu gerçekten partisinin geleceğini mi düşünüyor, yoksa kendi kırgınlığının açtığı yerden yeniden siyasetin merkezine mi dönmek istiyor?

Eğer mesele CHP ise, CHP kişilerin üstündedir. Eğer mesele demokrasi ise, demokrasi yalnızca iktidara karşı savunulmaz; parti içindeki iradeye karşı da korunur. Eğer mesele halksa, halkın değişim talebini duymadan hiçbir eski defter bugünün cevabı olamaz.

Kılıçdaroğlu’nun birikimi elbette değerlidir. Ama her birikim yeniden koltuk istemez. Bazen insan en büyük katkısını öne çıkarak değil, geride durarak yapar. Bazen siyasetçinin en güçlü cümlesi, mikrofon başında söylediği değil, zamanı geldiğinde sessizce geri çekilirken bıraktığı cümledir.

Türkiye zaten yeterince yoruldu. Partiler yoruldu, seçmen yoruldu, sokak yoruldu. Kimsenin kişisel hesabını memleket meselesi gibi sunmaya hakkı yok artık.

Üç taş dedik, dört bölüme ayrıldı.

Birinde güldük ama içimiz burkuldu.

Birinde bir dönemi uğurladık.

Birinde halkın oyunun nasıl hafife alındığını gördük.

Birinde de siyasetin eski defterlerinin hâlâ kapanmadığını…

Demek ki mesele yalnızca sahnede kalmak değil; hangi sahnede, kimin adına, ne kadar kalacağını bilmektir.

Çünkü hayatın, sanatın ve siyasetin bir zamanı, bir ölçüsü, bir vedası vardır.

En büyük alkış bazen sahnede kalana değil, zamanı gelince incelikle çekilmesini bilene gider.