Türkiye içeride bitmek bilmeyen siyasi hesaplaşmaların, yargı tartışmalarının ve günlük polemiklerin içinde yönünü kaybetmiş durumda.
inde yönünü kaybetmiş durumda. Dünyanın geri kalanının gündemi ise yapay zekâ, veri ekonomisi ve küresel markalar üzerinden kurulmakta olan yeni ekonomik düzen.
Türkiye, 1980’lerden sonra ihracata dayalı büyüme modeliyle dünyanın önemli üretim üslerinden biri haline geldi. Tekstilden beyaz eşyaya, gıdadan mobilyaya kadar birçok sektörde Avrupa’nın ve yakın coğrafyanın en önemli tedarikçileri arasına girdi.
Üretiyoruz, ihraç ediyoruz, rafları dolduruyoruz. Ancak konu dünya çapında markalar yaratmaya geldiğinde aynı başarıyı gösteremiyoruz. Bir zamanlar Japonya’nın, Güney Kore’nin ve Çin’in yaşadığı dönüşümü gerçekleştiremiyoruz.
Oysa yeni düzende sorun yalnızca üretmek değil. Türkiye’nin gelecekten kopuk gündeminde yeterince yer bulamasa da bugüne kadar rekabet edebildiğimiz sektörlerde ciddi tehlikeler kapıda.
Bunların başında tekstil ve hazırgiyim geliyor. İstihdam ve ihracat açısından stratejik öneme sahip sektör, tarihinin en zorlu dönüşüm sınavlarından birini veriyor. Üretim düşüyor, ihracat geriliyor, istihdam daralıyor. Sektör temsilcileri uzun süredir uyarıyor. Birçok firma çözümü daha ucuz üretim için başka ülkelere yönelmekte buluyor.
Markalaşmanın ve katma değerli üretimin zorunlu olduğunun farkındalar. Ancak yüksek enflasyon, kur dalgalanmaları ve pahalı finansman şirketleri sürekli kısa vadeli düşünmeye itiyor.
GÖZLER YENİ TEŞVİKTE
Bu nedenle gözler teşviklerde. Hazırgiyim sektörü geçen haftalarda yeni bir markalaşma desteği hazırlığıyla umutlanmıştı. Ancak iktidarın gündemi siyasal hesaplaşmalarla o kadar dolu ki bu konu şimdilik geri planda kaldı.
Türkiye’nin yıllardır aşamadığı bu eşiği Birleşmiş Markalar Derneği Başkanı Sinan Öncel ile konuştuk. Öncel’e göre sorun üretim kapasitesi değil, markalaşma için gerekli uzun vadeli yatırım ortamının oluşturulamaması.
“Türk şirketleri başarısız değil” diyor Öncel. Hazırgiyimden beyaz eşyaya, kozmetikten mobilyaya kadar onlarca Türk markasının 100’den fazla ülkede faaliyet gösterdiğini, yaklaşık 17 bin mağaza ve satış noktasıyla tüketiciye ulaştığını hatırlatıyor. Ancak bölgesel başarı ile küresel marka olmak arasında büyük fark bulunduğunu vurguluyor.
Bir markanın küresel hafızada yer edinmesinin bazen 20 yıllık kesintisiz yatırım gerektirdiğini söyleyen Öncel, Türkiye’nin eksik kaldığı alanları da sıralıyor: Tasarıma yeterince yatırım yapılmaması, patent, yazılım ve veri gibi yüksek katma değerli alanlarda istenen derinliğin oluşturulamaması.
Kısacası üretim gücü ile marka gücü arasındaki köprü tam anlamıyla kurulamamış.
Çünkü dünya markası yaratmak yalnızca kaliteli ürün üretmek anlamına gelmiyor. Bunun için milyarlarca dolarlık reklam bütçeleri, teknoloji yatırımları, güçlü tasarım ekipleri, veri yönetimi sistemleri ve yıllara yayılan tüketici deneyimi gerekiyor
Yıllardır uygulanan Turquality programının önemini teslim eden Öncel, bunun tek başına yeterli olmadığını söylüyor. Çünkü marka yalnızca mağaza açarak büyümüyor; veriyle, teknolojiyle, tasarımla, içerikle ve tüketici deneyimiyle büyüyor
Peki ne yapılmalı?
Öncel’in yanıtı şöyle: Desteklerin yönü değişmeli. Yapay zekâ, veri analitiği, dijital pazarlama, tasarım, sürdürülebilirlik ve küresel e-ticaret alanlarına daha güçlü destek verilmeli ve tüketicinin zihninde yer edinecek hikâyeler üretilmeli.
Ancak burada Türkiye’nin görmezden geldiği daha büyük bir gerçek var.
Küresel marka yaratmak yalnızca şirketlerin görevi değil. Bunun için güven veren kurumlara, öngörülebilir kurallara, bağımsız yargıya, ifade özgürlüğüne ve yaratıcı düşünceyi besleyen bir iklime ihtiyaç var. Dünya yapay zekâyı, veri ekonomisini ve yeni nesil markaları konuşurken Türkiye hâlâ hukuk güvenliğini, yatırım ortamını ve kurumların bağımsızlığını tartışıyor. Bu tesadüf değil.
Çünkü küresel markalar yalnızca fabrikalarda doğmaz. Güven ortamında büyür, hukukun üstünlüğü içinde gelişir, özgürlük ikliminde güçlenir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca yeni bir teşvik paketi değildir. Yeni bir kalkınma hikâyesidir.
Ve o hikâyenin temelinde demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları yer almıyorsa ne kadar üretirsek üretelim, ne kadar ihracat yaparsak yapalım, dünya liginde kalıcı oyuncular çıkarmamız giderek daha zor olacaktır.