Dini siyasete alet edenler

Dini siyasete alet edenler

13.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

İslamabad buluşması; ateş hattının durulması ve Hürmüz kilidiyle birlikte uçuşa geçen küresel enerji piyasasını dindirmek için bir nefes olarak görüldü. Ne var ki büyük umutla başlayan İran-ABD teması, 21 saatin ardından duraksayıp bildik karşılıklı tehdit diline geri döndü. Savaşın yeniden başlayabileceği kaygıları arttı. Ancak gelgitli Trump politikasını göz önüne alırsak tümüyle masa devrildi demek çok iddialı olabilir. Savaşın alevlenmesi gibi, anlaşma zemininin sağlanması olasılığı da mevcut. Buradaki kilit noktalardan biri Trump’ın savaş söylemlerinin itici gücü olan müttefiki İsrail’in tutumu ve aynı zamanda bu “gücü gücüne yeten” kirli zihniyetine karşı küresel çapta caydırıcılık etkisi olan birlikteliğin, demokratik mücadele zemininin nasıl sağlanacağı.

Herkesin bildiği gibi Netanyahu cephesi, İran ve Lübnan’a ölümcül ateşin peşinde. Filistin, Suriye’yi de içeren yayılmacılık zihniyetini gizlemiyor. Dini siyasete alet ediyor. Yetmiyor, Türkiye’yi de hedef alarak provokatif açıklamalar yapıyor, Kürt kartını kullanma siyasetini sürdürüyor. Netanyahu niye bu yola giriyor derseniz, iç kamuoyunda kendisine karşı artan tepkilerin farkında. Körfez’den Türkiye’ye herkesi kışkırtmaya çalışacak ki kendi radikal, şahin kitlesinde mevzileri sıkılaştırsın, iktidarını sürdürebilsin. Savaşı yayarak destek yaratsın. Ama gerçek olan, İsrail’in küresel dayanışma hattında kırılma derinleşiyor. En yakın müttefiki ABD’den Avrupa ülkelerine İsrail yönetimine “Artık yeter” diyenlerin sayısı artıyor. Batı ülkelerinin meydanlarında Filistin’le dayanışma gösterilerine dev katılımlar sürüyor.

Netanyahu ile birlikte evanjelist hattan beslenen ABD yönetiminin zaman kazanmak istediğine yönelik yorumlar da dikkat çekici. Çünkü iç siyasette Trump’ın da eli her geçen gün güçsüzleşiyor, destek oranı tarihi düşüşte. Savaşın maliyeti arttıkça, benzin pompası fiyatı yükseldikçe Amerikan halkının tepkisi büyüyor.

Molla rejimi derseniz savunacak halimiz yok, geçmişten bugüne politikaları, muhalefete ölümcül baskıları ortada. Ama kuşkusuz emperyalist işgale karşı verilen mücadele önemli. Ve bu mücadelenin en büyük yapı taşı muhalifiyle, rejim yanlısıyla çoğunluğun bir arada ülkelerini savunmaları, bağımsızlıkları konusunda tek vücut olmaları.

NATO TARTIŞMASI 

Savaşın bölgesel yayılma riski hâlâ yüksek. Hürmüz restleşmesi tam gaz. Dünya nefesini tutmuş bir sonraki adıma bakıyor. Avrupa’nın ABD’ye karşı sessiz ama giderek güçlenen protestosu gözlenirken NATO tartışmaları alevleniyor. Bu konu Türkiye açısından zorlu bir dönemece de işaret ediyor. ABD’nin “NATO’dan çıkarız” söylemleriyle birlikte Avrupa’nın Rusya’yı işaret ederek kendi güvenlik konseptini oluşturma çabaları arasında sık sık Türkiye’ye vurgular yapılıyor. Ukrayna’dan, AB, İngiltere ve Türkiye’nin de yer aldığı bir oluşumla Rusya’ya karşı cephe alma teklifi iddiası gündeme düşüyor. Türkiye’de yeni NATO komutanlığı haberleri dikkat çekiyor. Bu kaygan zeminde Türkiye’nin RusyaNATO hattında dengeyi kurması, stratejik savunma, diplomasi konseptinde “düşman” kavramının içine kendini sıkıştırmak isteyenlerin eline olanak vermemesi önemli. Özellikle de Karadeniz’de oldu bittilere kapı aralamamak bu noktada kritik. Geçen hafta dile getirdiğimiz gibi Hürmüz’le tetiklenen sürecin olası Montrö etkilerini hesaba katmak gerek.

Türkiye’nin bu öngörülemezlik çağında kendi ulusal güvenlik çıkarlarını koruyup demokratik, laik hukuk devleti izinde olması hayati önemde. Bu açıdan iç siyasette iktidar cephesinin karnesi ise ortada. Çevremiz alev topuyken güvenliğimiz için içeride birlik olup kutuplaşma gölgesinde kalmamamız gereken bir dönemde ise CHP’ye baskı iklimi ağırlaşmış halde. Neredeyse her güne CHP’li belediyelere, partililere yönelik operasyon haberi ile uyanılıyor. Gözaltılar, seçilmişlerin görevden alınması derken Silivri kervanının ucu bucağı görünmüyor. İktidar muhalefeti itibarsızlaştırma çabasındaysa o zaman kritik şu soru akla geliyor: Bu eninde sonunda iktidarı da itibarsızlaştırmaz mı?...

Küresel sistemin yeniden şekillenme arayışları sürerken otokrasi, faşizm dalgalarına karşı demokrasi mücadelesinin gücünün nasıl olacağı geleceğimizin belirleyicisi olacak.