2. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya güvenlik düzeninin temel omurgasını, 29 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM), 4 Nisan 1949’da kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve 14 Mayıs 1955’te kurulan Varşova Paktı oluşturuyordu. Böylece dünya “iki kutuplu” bir Soğuk Savaş dönemine girmişti.
Sovyetler Birliği’nin 24 Aralık 1979’da Afganistan’a müdahalesi -ki stratejik açıdan yanlış bir karardı- “iki kutuplu dünya düzeni”nin değişimine giden yolun başlangıcı oldu. Sovyetler Birliği’nde 1980’li yılların ikinci bölümünde yıllık ortalama büyüme neredeyse yüzde yedilerden yüzde birlere düştü. Savunma harcamalarının büyüklüğü, sanayisinin dünya standartlarının altında kalması bu düşüşün ana nedeniydi.
Mikhail Gorbaçov, Mart 1985’te Sovyetler Birliği’nde iktidara geldi. Ekonomik durgunluğa son vermeye öncelik veren Gorbaçov, ertesi yıl Afganistan’dan geri çekilme kararını aldı. Şubat 1989’da geri çekilme tamamlandı. Aynı yıl içinde, 4 Haziran 1989’da Polonya’da yapılan seçimlerde, komünistler seçimi kaybetti. Ve 9 Kasım 1989 günü Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Batı büyük bir sevinç ve öngörüsüzlük içine girdi. Soğuk Savaş bitmişti. Ama dünya iki kutupluluktan tek kutupluluğa, ABD “süper güç”ten “hiper güç”e dönüşüyordu.
ABD Başkanı Clinton başlangıçta, Yeltsin yönetimindeki Rusya’yı kayıtsız şartsız destekleme kararı aldı. Rusya da Batı’yla olan ilişkilerini her alanda geliştirmeye hazırdı. 3 Ekim 1990’da iki Almanya birleşti.
Clinton’ın iki Almanya’nın birleşmesi sürecinde, Ruslara, NATO’nun doğuya karşı genişlemeyeceğine ilişkin bir söz verdiği çok yerde ifade edilmektedir. Rusya’nın 1991 yılında Varşova Paktı’nı lağvetmesi ve daha sonra da Estonya, Latviya (Letonya) ve Litvanya’dan çekilmesi de bu düşünceyi güçlendirmektedir. Ancak, Clinton’ın bu sözünden vazgeçerek NATO’nun doğuya doğru genişleme kararı alması, Henry Kissinger ve George Kennan’a göre; ABD’nin yakın tarihin en büyük “dış politik hatası”nı oluşturdu.
11 EYLÜL SALDIRISI VE YENİ DÖNEM
Macaristan, Polonya ve Çekya 1999’da NATO üyesi oldular. Rusya buna karşı bir hamle yapamadı. 11 Eylül 2001’de El-Kaide’nin ABD’ye saldırısı ise yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Batılı ülkeler başta olmak üzere, dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu ABD’nin yanında yer aldı.
ABD, 7 Ekim 2001’de Afganistan’a müdahale etti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) de 20 Aralık 2001’de Afganistan’da ISAF Kuvveti’nin kurulmasına ve bu harekâta katılan devletlere de gerekli tüm tedbirleri alma yetkisini tanıdı.
Daha sonra, ABD Başkanı George W. Bush’un Irak’a müdahale kararını alması, 21. yüzyılın en kötü dış politika kararını oluşturdu. Irak’a müdahalenin uluslararası hukuk zemini hemen hemen yoktu. BMGK’nin 8 Kasım 2002 tarihli kararı, Irak’a son bir fırsat tanıyor ve iddia edilen kitle imha silahlarının denetimi için bir denetleme rejimi kuruyordu. Diplomatik seçenekler henüz tükenmemişti. Irak’la ilgili istihbarat raporları, Saddam’ın kimyasal/biyolojik silah üretimini sürdürdüğünü ya da nükleer programını ilerlettiğini şüphelerin ötesine taşıyacak bilgileri kapsamıyordu.
Dolayısıyla hukuken tartışmalı, ahlaken zayıf temellendirilmiş ve jeopolitik açıdan yıkıcı olan Irak’a ABD ile onun yanında yer alan ülkelerin saldırısına karşı, dünyanın diğer ülkelerinin adeta seyirci kalması çok acınılacak bir durumdu.
İşin en kötüsü de bu durum, ABD’nin kendisini artık dünyada durduracak bir güç kalmadığına inanmasının yolunu açmıştı.
TEK KUTUPLU DÜZENE İTİRAZ
Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya da 2004’te NATO üyesi oldular. Bu gelişmeler olurken, Rusya’da devlet başkanı Vladimir Putin idi. Putin, 1999’da başbakan, 2000’de ise devlet başkanı olmuştu.
Dünyanın tek kutuplu gidişatına ilk ciddi tepkiyi koyan Putin oldu. 10 Şubat 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada Putin, Soğuk Savaş sonrası kurulan “tek kutuplu dünya düzeni”ne açıkça itiraz etti. Tek bir gücün uluslararası sistemi yönlendirmesinin hem adaletsiz hem de istikrarsızlaştırıcı olduğunu savundu. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Rusya için tehdit algısı oluşturuyor ve silahlanma yarışını körüklüyordu. Putin, Rusya’nın bundan sonra daha bağımsız ve daha sert bir jeopolitik çizgi izleyeceğini açıkça ilan ediyordu. Rusya artık edilgen kalmayacaktı.
Kendisine ilahi güç verildiğine inanan ABD Başkanı Bush, Almanya Başbakanı Merkel’in karşı çıkmasına rağmen, 3 Nisan 2008’de Gürcistan ile Ukrayna’nın NATO’ya davet edildiğini açıkladı.
Rusya 8 Ağustos 2008’de Gürcistan’a müdahale etti. 2013’te Ukrayna’da olaylar yaşanmaya başladı. 27 Haziran 2014’te AB-Ukrayna Ortaklık Antlaşması imzalandı. Donbas bölgesinde çatışmalar başladı ve 16 Mart 2014’te Rusya, Kırım’ı ve Sivastapol’u ilhak ettiğini açıkladı. BMGK, 11’e karşı 100 oyla bu girişimi gayrimeşru ilan etti. Rusya, uluslararası sınırları tek taraflı olarak değiştirme girişimine karşı olan normu ihlal ediyordu. Daha da ilginci, Ukrayna’dan nükleer silahların çekilmesi kararı alınırken 5 Aralık 1994 tarihli Budapeşte Memorandumu ile Rusya, ABD ve İngiltere ile birlikte, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanımına karşı güvenceler verdiğini taahhüt etmişti. Putin de 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’nda itiraz ettiği noktaları uygulayan bir kişiliğe dönüşmüştü. Bu sırada ABD’de Obama yönetimi iş başındaydı. 2011’de Suriye’yi bataklığa döndüren süreci başlatan Obama, Kırım’ın işgaline karşı bir şey yapmadı.
İKİNCİ AFGANİSTAN
vakası ABD’nin 7 Ekim 2001’de başlayan Afganistan’daki varlığı 20 yıl sonra 30 Ağustos 2021’de sona erdi. ABD ile Taliban, Şubat 2020’de barış anlaşması imzaladı. ABD’yi hazırlıksız ve kararsız yakalayan Taliban, 15 Ağustos’ta Kabil’i ele geçirdi. Bu andan itibaren, Afganistan’daki ABD güçlerinin ülkeden ayrılması adeta bir bozguna dönüştü. ABD’nin uluslararası arenadaki saygınlığı da büyük bir darbe aldı. ABD, Afganistan’dan kaçar gibi ayrılmıştı.
Ukrayna, 1994’te NATO’nun Barış İçin Ortaklık Programı’na katıldı. Rusya’nın Kırım’ı işgal edip ilhak etmesi üzerine, Aralık 2014’te Ukrayna Parlamentosu, NATO üyeliği arayışına girme kararı aldı. 2021 yılının sonlarında, Ukrayna çevresinde büyük bir Rus askeri yığınağı yapılırken Rusya Ukrayna’nın NATO’ya alınmamasının önemini tekrar gündeme taşıdı. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg kararın Ukrayna ve NATO üyelerine ait olduğunu açıkladı. Putin; muhtemelen ABD’nin Afganistan’dan bozgun şeklinde çekilmesinden de güç alarak Ukrayna halkının ve ordusunun direniş gücünü ve Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya sağlayacağı desteği doğru bir şekilde analiz etmeden, belki de en büyük stratejik hatasını yaparak 24 Şubat 2022 günü Rus ordusunu Ukrayna’ya saldırttı. Kırım’ı silah atmadan almıştı. Ukrayna’nın nüfusunun neredeyse üçte biri Rusça konuşuyordu. Bu nedenle yerli halkın desteğini alabileceğini düşünmüştü.
Bütün bunlara karşın, Rus ordusu başarılı olabilirdi. Ancak, Belarus’tan Ukrayna’ya giren 100 bin kişilik ve 40 mil uzunluğundaki Rus ordusu birdenbire durmak zorunda kaldı. Sorunun kaynağı lojistik problemleriydi. Ordunun burada dört gün durması bir açıdan savaşın gidişatını tamamen değiştirdi. Herkes, Rusların Kiev’e gireceğini düşünüyordu. Bu duraklama, Avrupa ile ABD’nin savaşa bakışını değiştirdi. Rus ordusu, Ukrayna’da hırpalanabilirdi. Rusya ikinci bir Afganistan durumu ile karşı karşıya kalmıştı.
Ukrayna Savaşı, Rusya’nın uluslararası alandaki etkinliğini sınırladı hatta ortadan kaldırdı. Aralık 2024’te Suriye’de Beşar Esad rejiminin çökmesine karşın, eli kolu Ukrayna’da bağlı olan Rusya hiçbir şey yapamadı. Putin, İsrail’in Ekim 2023’ten beri Filistinlilere karşı uyguladığı soykırım karşısında da etkili olamadı.
TRUMP DÖNEMİ VE YÜKSELEN OLİGARŞİ
Donald Trump, 20 Ocak 2025’te ABD’nin 47. başkanı olarak göreve başladı. Seçimi kaybeden Biden, seçim sonrası dönemi şöyle değerlendirdi: “Çok az sayıda ultra zengin insanın elinde tehlikeli bir güç yoğunlaşıyor: Oligarşi.”
Oligarşinin önde gelen isimleri, klasik ahlak kurallarına ve evrensel etik değerlere karşıydılar. Uluslararası kurumların zayıflatılmasını istiyorlardı. Mevcut düzen mutlaka değiştirilmeliydi.
2023’te hazırlanan Project 2025 isimli çalışma, Trump’ın seçilmesi durumunda geçiş döneminde yapılacakları ortaya koyan bir belgeydi ve ana felsefesi; “idari devletin tasfiyesi” idi. Dış politikada beş devlete odaklanılması öneriliyordu: Çin, İran, Venezuela, Rusya ve Kuzey Kore.
Kasım 2025’te yayımlanan “Milli Güvenlik Stratejisi” belgesinde “Ortadoğu” ile ilgili takip edilecek strateji şöyle ifade ediliyordu: Amerikan dış politikası en azından 50 yıldır, bölgeler arasında en büyük önceliği Ortadoğu’ya vermiştir. Ortadoğu; dünyanın en önemli enerji sağlayıcısıdır. Aynı zamanda bölge, süper güçlerin bir mücadele alanıdır. Kendisini hiper güç olarak gören ABD için asıl önemli olan nokta; Güney Amerika, Ortadoğu ve Pasifik gibi stratejik bölgelerde, herhangi bir devletin ABD’nin stratejik çıkarlarına karşı meydan okuyacak derecede güçlenmesine izin vermemektir. Bir bölgenin kaybedilmesi domino etkisi doğurur.
‘DEVLET İŞLERİNİN BÜTÜN SIRRI BURADA…’
Trump’ın Venezuela ve İsrail’in baskısıyla İran’a 28 Şubat 2026 günü başlattığı saldırıyı şaşkınlıkla karşılayan ve anlamaya çalışanlara W. Churchill’in şu sözlerini anımsatmak uygun olacaktır: “Tarihi incele, tarihi incele, devlet işlerinin bütün sırrı burada yatar.” Nedense bazıları tarihe küçümseyerek bakma alışkanlığına sahiptir. Ancak, dünü anlamadan bugünü anlayamazsınız.
ABD’nin 2003 yılında Irak’a müdahalesi ile İran’a müdahalesi arasında benzerlik çoktur. ABD’nin, Cenevre’de yapılan dolaylı görüşmelerin devam ettiği sırada, uluslararası hukuku yok sayarak İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaş, dünyada artık uluslararası kuralların olmadığı, güçlünün haklı olduğu ve ortaya büyük bir düzensizliğin çıktığının yeni bir göstergesi oldu.
Trump’ın yaptığı stratejik hatalara gelince şunları söyleyebiliriz: Savaşın siyasi hedefi belli değildir. Askeri hedef olarak alınanlar ile siyasi hedefler arasındaki ilişkinin olup olmadığı da net değildir. Daha da önemlisi, İran’ın elinde bulunan iki önemli silah da iyi değerlendirilmemiştir. Bunlar; İran’ın elinde bulunan “taktik/operasyonel balistik füzeler” ile İran’ın Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatabilme imkân ve kabiliyetidir. İran şu ana kadar elindeki bu iki kartı başarı ile kullanmaktadır. Bundan sonra ne olacağını görmek için beklemek gerekir. İki alternatif vardır: Anlaşılarak savaşa son verilmesi veya Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek amacıyla bir kara harekâtının icra edilmesi.
HİPER GÜCÜN ÇÖKÜŞÜ
Trump yönetimi, İran’a yaptığı saldırı ile rejim karşıtı olanların rejimin arkasında yer almasını sağlayarak ve İran’ın bu elindeki iki silahı doğru değerlendirmeyerek stratejik bir hata yapmıştır. İran savaşının sonucu ne olursa olsun Trump, Avrupa’ya karşı uyguladığı politikalar ile Avrupa devletlerinin “güvenini” tamamen kaybetmiştir. Savaş sonrası aynı güvensizlik duygusu Ortadoğu devletleri arasında da büyüyerek güçlenecektir.
Yetersizliğin ve sıradanlığın diz boyu olduğu Trump yönetimi; Transatlantik bağlar kopartılırsa Batı egemenliğinin çökebileceğini, yani Avrupa’nın dağılabileceğini, ancak bunun yanında ABD’nin de küresel güç olma niteliğini kaybedebileceğini ve İran savaşı sonunda Ortadoğu’da yeni siyasal yapılanmalar olabileceğini görememektedir. Bu ise ABD’nin hiper güç olarak artık çöküşe geçtiği bir dönemin başlangıcı olabilir.