
Ana muhalefet partisinin olağan genel kurul organında seçilen meşru yönetim ve merkez organlarının, Türkiye siyasal partiler tarihinde eşi görülmemiş bir biçimde asliye mahkemesinin istinaf hâkimleri eliyle mutlak butlan ve tedbir uygulamasıyla görevlerinden el çektirildiği, bu Kafkaesk “yargısal” kararın siyasallaşmış kolluk marifetiyle uygulandığı bir evreyi şaşırarak gözlemliyoruz.
Hukuk camiasında öne çıkan tartışmalar öncelikle formel hukuk bağlamında belirginleşti. Öyle ki siyasal partiler hukukunun formel kurallarındaki usul ve prensipler dahi kamu hukukunun bir zaviyesidir. Anayasa ve siyasal partiler kanununun açıkça seçim yargısı gözetim ve denetime bıraktığı alanda, yargısal görevsizlik, itiraz süreleri, CHP’nin 38. kurultayı sonrasındaki genel kurulları kapsayacak oranda davayı genişletmek, ihtiyat-i tedbir müessesesinin kötüye kullanımı... İhlaller listesi uzayıp gidiyor ve akla gelebilecek tüm kurallar yok sayılıyor. Bu yönüyle hukukun en temel ilkelerinin açıkça terk edilerek, ülkede hukukun siyasetin dolayımı olma işlevinin tükendiğini ve doğrudan siyasetin kendisine dönüştüğünü ifade edebiliriz.
BÜYÜK YAPISAL KIRILMA
Reel siyasete dönük sonuçların ötesinde, butlana hükmeden bölge adliye mahkemesi kararında örtük bir biçimde ifade edilen daha büyük ve tehlikeli bir yapısal kırılma görüyoruz. Bir özel hukuk mahkemesi kamu hukuku alanını işgal ederek bu alanı fiilen ilga etmiştir.
Butlan kararını veren özel hukuk dairesi şöyle demiştir karar gerekçesinde: “Türk Borçlar Kanunu”nun “Kesin Hükümsüzlük” başlıklı 27/1. maddesinde, “Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür” hükmü, yine Türk Medeni Kanunu”nun 5. maddesinde “Bu kanun ve Borçlar Kanunu”nun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır” hükmü düzenlenmiştir.
Tam da burası, kamu hukuku ve anayasa hukukunun içinde yer alan siyasal partiler ve seçimler sistemine sözleşmeler hukuku, özel hukuk ilişkileri uygulama cüretini göstermektedir. Türk anayasal sisteminde kabul edilemeyecek esas sorunsal bu cürettedir.
Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Siyasi Haklar ve Ödevler” başlığında 68. maddede düzenlenmiştir. 66. madde “Türk vatandaşlığı”nı, 67. madde “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma” hakkını ve 68. madde siyasal partileri bu silsileyle düzenleyerek modern toplumda vatandaşlığın doğal bir bağlamı olarak siyasal faaliyet ve siyasal parti ontolojik bütünlüğünü ifade etmektedir. Bu alanın kamu hukukun parçası hatta kendisi olduğu açıktır. 68. maddedeki bir diğer hüküm “siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler” şeklindedir. Böylece tabi olunan kategori ve kuralların doğrudan anayasa ile başladığı görülmektedir. Bu durumun zıttına olacak biçimde, özel hukuk sözleşme ilişkileri, örneğin eser sözleşmesi, inşaat sözleşmesi, kira sözleşmesi anayasamızda düzenlenmekte midir? Elbette hayır.
TOPLUMSAL SÖZLEŞME
Anayasa bu alanda yalnızca sözleşme hürriyetinden bahsetmiş ve sözleşme ilişkilerini kendi özel hukuk kategorilerine bırakmıştır.
Devleti ve devletle vatandaşın ilişkilerini düzenleyen Anayasanın ilgilendiği yalnızca iki tip sözleşmesel ilişki vardır ki bunları da kamu hukukunu/ kamusal alanı ilgilendirdiği için içerisine almıştır: Birincisi toplu iş sözleşmesi, ikincisi imtiyaz sözleşmesi. Birincisi örgütlü ve kamusal bir hak olarak doğduğundan ve kamu denetimine alınmak istendiğinden, diğeri ise kamusal hizmeti ilgilendirdiğinden...
Anayasanın, anayasal vatandaşlığın, anayasal örgütlenme ve siyaset hakkının ayrılmaz uzamı olan siyasal partiler tümüyle kamu hukuku alanındadır. Bu alana dair bir “sözleşme”den bahsedilecekse bu ancak “toplumsal sözleşme” yani anayasanın kendisi olur. Bu perspektifi tamamlayan bir diğer madde “siyasi partilerin uyacakları esaslar” başlığındaki 69. maddedir. Buna göre kapatılmasına ancak Anayasa Mahkemesi’nin karar verebildiği, mali denetiminin Anayasa Mahkemesi ve Sayıştay tarafından yapıldığı bir hukuki kurumdur siyasi parti. Keza maddenin ikinci fıkrasına göre “Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.”
NEOLİBERAL YIKIM
Dolayısıyla istinaf dairesi cüretinin aksine siyasi parti kurumsal ontolojisi ya da siyasi partilere uygulanacak kamu hukuku kategorisi, sözleşmeler hukukunun/özel hukuk ilişkilerinin dışındadır. Siyasi partilerin seçim toplantılarının gözetim ve denetim görevinin yine anayasayla ve siyasi partiler kanunuyla seçim yargısına dolayısıyla Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi aynı kamu hukuku ilişkisinden dolayıdır.
Tüm bunlara karşın istinaf mahkemesinin özel hukuka/ sözleşmeler hukukuna atıf yaparak, borçlar kanununun sözleşme geçersizliği düzenlemesini siyasi parti genel kuruluna uygulaması kamu hukukun ve seçmeseçilme-siyasi faaliyet hakkının kamusallığının lağv edilmesi anlamına gelmektedir. Dahası vatandaşlık bağının kendisinin özelleştirilmesi demektir. Bu kamu hukukuna karşı yapıbozumcu ve neoliberal bir yıkım faaliyetidir. Bu yorum yoluyla seçimler de özel hukuk ilişkisine sözleşme ilişkisine indirilir, seçimlerin denetimi, oy sayımları hatta seçim güvenliği özel hukuk şirketlerine devredilir. Kimi Anglo-Sakson hukuku ülkelerindeki kapitalist dönüşüme paralel biçimde seçim hukuku bu kapitalist ilişkilerin içine hapsedilir. İşte mutlak butlan kararındaki asıl kalıcı yıkım burada gizlidir.
Hatırlatalım: Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti laik, sosyal bir hukuk devletidir!
AV. DOĞAN ERKAN