
Basit görünen bir soruyla başlayalım: Halka açık konuşmalarımızda kiminle konuşuyoruz? İki yüzyıl boyunca cevap apaçıktı: Birbirimizle. Konuşan insandı, dünya paylaşılıyordu.
Bu varsayım o kadar temeldi ki kimse onu yazmaya gerek duymadı. Bu varsayım artık sarsılmakta. Asıl büyük sarsıntı daha gelmedi ama çok yakın. Bir tekilliği, tarihi bir kırılımı belirleyecek o sarsıntı geldiğinde ortaya çıkacak dünyaya hazır mıyız? Kendimize koyduğumuz ismi, bilen canlı türümüzü, “homo sapiens”i sürdürebilmemiz mümkün mü?
Üstelik bunun için geleceğe bakmaya gerek yok; manzara şu an karşımızda.
Neyi göreceğinizi Facebook’un, X’in, TikTok’un ve YouTube’un öneri motorları belirliyor; bir gönderinin en üste hangi gerekçeyle geldiğini bilmiyorsunuz. Sonsuz kaydırma, kumarhane makinesiyle aynı psikolojik mekanizmayla kuruldu. Bütün bunlar yarının distopyası değil; bu sabahın rutini. Bu platformların asıl sorunu, sandığımızın aksine, nötr birer boru hattı olmamaları.
SAHTE Mİ GERÇEK Mİ?
Facebook, X ve TikTok’un motorları tek bir şeyi optimize ediyor: Ekranda geçirdiğimiz süre. Ve bizi ekranda en çok tutan şey huzur değil, öfke. Bu yüzden bu algoritmalar, kötü niyetten değil, tam da tasarlandıkları gibi çalışarak en kışkırtıcı, en kutuplaştırıcı, komploya en yatkın içeriği sistematik biçimde yukarı taşıyor. Ölçülü ses sessizliğe gömülürken en uç ses ödüllendiriliyor. Üstelik herkese aynı şey değil, her birimize bizi en çok tahrik edecek olan gösteriliyor: Filtre denen bu kişiselleştirme, aynı ülkede, aynı gün yaşayan iki komşuyu iki ayrı gerçekliğe kapatıyor. Sonuç, artık olayları değil, olayların gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışan bir kamu. Bunlar yalnızca başlangıç çünkü bu motorların üstüne yeni bir katman biniyor.
Çünkü hızlanıyoruz. Sora gibi araçlar daha şimdiden ikna edici videolar üretiyor; yakında hiç yaşanmamış bir olayın çok kameralı görüntüsü tek bir dizüstü bilgisayarda kurgulanabilecek. Asıl tehlike sahtenin gerçek sanılması değil; daha sinsisi, gerçeğin de inkâr edilebilir hale gelmesi. Hakikat bir kez tartışmaya açıldığında, en meşru kanıt bile “muhtemelen sahtedir” diye bir kenara itilebilir.
YAPAY ZEKÂ AJANLARI
Dil, tarihte ilk kez insan tekelinden çıktı. Bugünün dil modelleri; adı, yüzü, geçmişi ve zamanla tutarlı gelişen görüşleri olan sınırsız sayıda bize göre gerçek gibi algılanacak kişileri üretebiliyor. Yarının kamusal tartışmasında karşımızdaki sesin gerçekten insan olup olmadığını sormak, paranoya değil, en temel okuryazarlık haline gelecek.
Bir sonraki eşik de çoktan görünürde: Yapay zekâ ajanları. Bilgiyi artık biz değil, bizim adımıza okuyan, özetleyen, seçen ve giderek karar veren sistemler tüketecek. Haber bize değil, ajanımıza gidecek; her birimize ayrı bir sentez sunulacak. Bu dönüşüm sessiz ilerliyor, çünkü bir skandal değil bir kolaylık üretiyor. Kimse “Karar yetkimi devrediyorum” demiyor; “Şu yorucu işi hallediversin” diyor. Ama yorucu işlerin toplamı, bir yaşamın toplamıdır.
Geçen yüzyılda iki gelecek hayal edilmişti. Orwell’inkinde (1) gerçek zorla bastırılır;
Huxley’inkinde (2) gereksizleştirilir. Postman’ın (3) özetiyle: Biri bilgiyi saklayacaklardan, öteki bilginin kayıtsızlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Önümüzdeki gelecek giderek daha çok Huxley’e benziyor: Hiçbir şey yasaklanmadan, her ses her zamankinden gür çıkarken sekteye uğrayan bir diyalog. Dışarıdan dayatılan bir baskıya direnmek mümkündür; kendi rızamızla yöneldiğimiz konfora direnmek çok daha zordur.
ÖNÜMÜZDE ÜÇ YOL VAR
Bu neden önemli? Çünkü demokrasi yalnızca bir sandık değildir; bir toplumun kendi hatalarını şiddete başvurmadan keşfedip düzeltebilmesinin yöntemidir. Konuşma, kiminle yaptığımızı bilemediğimiz ve gerçekliğini doğrulayamadığımız bir konuşma, bozulursa, biçimi yaşar ama işlevi ölür: Toplum, yanlış yöne gittiğini artık ayırt edemez ve kendini düzeltme yeteneğini yitirir.
Bu, tek bir ülkenin değil, hepimizin geleceği. Algoritmalar her dilde aynı mantıkla çalışıyor; sentetik bir görüntü pasaport sormuyor. Ama gelecek henüz yazılmadı.
Önümüzde kabaca üç yol var: Umursamazlıkla sönen bir denge; kimin karar vereceği belirsiz bir düzenleme dalgası ya da en zoru ama tek gerçek çıkış öz-düzeltme yeteneğimizi yeniden inşa etmek. Ve bu inşa, sanılanın aksine teknolojik değil, neredeyse utandırıcı biçimde insani: Yavaşlamak, gerçek bağlar kurmak ve mutsuz olma hakkını geri istemek. Gelecek bir kader değil; hâlâ bir tercih.
Kaynaklar:
(1) George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Nineteen Eighty-Four), 1949. Gerçeğin devlet zoruyla bastırıldığı, dilin “Yenikonuş”la yoksullaştırıldığı distopya.
(2) Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya (Brave New World), 1932. Baskının değil, haz ve konforun (’soma’) tahakküm kurduğu distopya.
(3) Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence (Amusing Ourselves to Death), 1985 — Orwell ile Huxley karşılaştırmasının kaynağı.
PROF. DR. M. TOLGA AKÇURA