'Zamana tutsak' - Buğra Gökce
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

'Zamana tutsak' - Buğra Gökce

07.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Image

Görsel yapay zekâ ile oluşturulmuştur.

Danimarkalı yazar Solvej Balle’nin “Hacim Hesabı Üzerine” kitabının ilk cildini okuma şansım oldu. Çok etkileyici, hatta sarsıcı bir yapıt. Tara Selter gizemli bir şekilde adeta zamanın dışına savruluyor ve 18 Kasım’da takılıp kalıyor. Artık her sabah aynı güne, yani 18 Kasım’a uyanıyor. 19 Kasım’a uyanma umudunu her geçen gün biraz daha yitirirken, 17 Kasım’ı da dün yaşanmış gibi tüm detaylarıyla hatırlamaktan giderek uzaklaşıyor. Bir yandan zaman akıp giderken, içine düştüğü bu uçurumda kendini yapayalnız buluyor. Adeta 18 Kasım hapishanesinde hapsedilmiş gibi hissediyor ve oradan kurtulmak için çırpınıyor.

Tara Selter’in evinde, ama tek bir güne tutsak olmuş hissettiği bu sıradışı eser, beni cezaevinde yaşadığım esaretle enteresan benzerlikler kurduğum sarsıcı bir keşif yolculuğuna çıkardı. Dil, insan ilişkileri, özgürlük, aydınlığa erişebilme umudu ve zaman üzerine incelikli bir yolculuktu bu. Esasen şunu da düşündürdü: Tutsaklık yalnızca cezaevinde kalmak zorunda olanların yaşadığı bir şey değil; zamana ve zamanın talihsiz tutsaklarının yaşamak zorunda kaldıklarına dair zihnimde yepyeni bir düşünce alanı açtı.

Bir tek günde takılıp “zamana tutsak” olan Selter de günleri teker teker hatırlamıyordu; etrafları sisle kaplıydı. “Oysa hayatımda birbirine karışan günler, karışsalar da yok olmadılar” derken, bu durum bana bir yılı aşkın Silivri tutsaklığımın öncesindeki günlerimi düşündürdü. Şu an birbirine karışmış ama tam da yok olmamış günlere ait parçalar hâlâ zihnimde duruyor. Sanki bir yıl sonrası, daha öncesi tam da olması gerektiği gibi yaşanmış ya da tam olarak yokmuş gibi hissettirmiyor, daha doğru bir ifadeyle, bunca zaman sonra önceki hayatından bir parça kopuyor insandan. Bizden çok daha uzun süre cezaevinde kalan çok kıymetli isimler için, bu öncesiyle sislerle kaplı olmayan bir bağlantı kurma ve karışmama hâli ne kadar ağırdır acaba? Hafıza ve yaşanmışlıklar acaba ne kadar daha büyük hasar almıştır?

“Ne bir düzen bulabiliyordum ne bir örüntü ne de bir çıkış yolu” sözlerini önceden biliyor gibiydim. Ya da yaşadıklarımdan öğrendiklerimle, cezaevi içinde bir düzen ve günlük rutin kurup, zihnimdeki üretime dair örüntüler ve gelecek umuduyla bir çıkış yolu bulmaya çalıştığımı fark ettim sonra. Zamanın bu tekdüze döngüsünde hafıza hem en büyük sığınak hem de en sinsi hapishane hâline geliyor. Dışarıdaki özgürlüğün kapıları kapandığında, içerideki zaman da kendi duvarlarını örmeye başlıyor, geriye kalan tek şey o duvarların arasında hâlâ atan bir kalp ve hâlâ anlam arayan bir zihin oluyor.

Bu ufuksuz ortamda, uzağa bakamıyor olmaktan tembelleşen ve görebilme yetisi giderek azalan gözlerimin geriye gidişini, ilk duruşma gününde seyirci sıralarındaki kalabalıkta bakıp el sallayanlar arasından Filiz’imi seçemediğimde daha acı biçimde deneyimlemiştim. Oysa cezaevinde zaman geçtikçe, günlerin derinlik kazanmaya başlamasıyla birlikte zihnimde net bir ufuk belirmeye başladı. Geleceğe dair umutla dolu bu ufuk çizgisi, fiziken ileriyi görme yetisinin azaldığını, tembelleştiğini fark ettiğim gözlerime nispet yapar gibiydi; sanki gelecekteki aydınlık ve özgür günlerin umut hattını gözlerimin önüne seriyordu.

Bu geleceğe dair netleşmeyle birlikte, bazı şeylerin ve kişilerin altını çizerken, bazılarının ise üzerini çizdiğimi fark ettim. Her günümü, notlarımda yaşanmışlıklarımla kayıt altına alıp kalemimle gökyüzüne dair bir derinlik, bir alan açtığımdan olsa gerek, bir süredir yalnızlığıma rağmen yalnız da değilmişim gibi geliyor. Tara Selter’in, Kasım gününü tekrar yaşadığı 124. günde hissettiğini söylediği gibi, ben de günlerimin unutulmaya mahkûm olmadığını düşünüyorum. Tüm günlerim kayıtlı, yaşanmışlıklarım geleceğe not edilip, ince olmadığını sandığım ipliklerle geleceğe bağlandı. Bu sayı (günler sayılıyor!) ve yazı dizilerimin beni geleceğe bağlayan halatlar olduğunu düşünüyorum. İçine düştüğüm bu kuyunun dibinden çıkmama yarayacak bir halat; kuyunun öbür ucundan milyonların yürek atışlarıyla her geçen gün yukarı çekildiğimizi hissediyorum.

Ara ara “o gün bugün mü?” diye düşünmeden edemiyorum. Selter’in 19 Kasım’a uyanma isteğinin yoğunluğu gibi, ben de kendi özgürlüğümün gününe, artık tek bir güne takılı kalmadan, zamana da mekâna da esir olmadan uyanmak istiyorum. “Yılın yok olan seslerini” bekliyorum… Bu tek kişilik dev koğuşta umuda tutunuyor, çıkışa ve sonrasına dair net çözümler bulabiliyorum. Kimseyle konuşamadığımda bile, gün geçtikçe renkleri solan hayata ve kaybolan ayrıntılara, yaşama dair ince ince tasarlanmış iplerle bağlanıyorum. Elimde hissettiğim harika resim paletinin renk kartelası ile yokluk içinde rengârenk bir dünya kurabiliyorum.

Duruşmaların başladığı, dostlarımı görebildiğim, insanlara dokunup sohbet edebildiğim o günlerde, “Normalde burada nasıl olurum?” sorusunun insan zihnine yüklediği mutsuzluğu ilk kez nezarethanede hissetmiştim. Tam bir yıl sonra ise sosyalleşme, insana dair en temel ihtiyaç olan “birlikte olabilme” ve “insanları yaşayabilme” fırsatına yeniden kavuşmak, zamana tutsaklığımın en ağır kısmını aştığımı hissettirdi. Oysa normalde bir insanın “Niye beni nezarethaneye götürüyorsunuz, niye oraya tıkıyorsunuz?” diye isyan etmesi gereken o havasız, karanlık, insanın içini ürperten beton ve demir kafese, hangara benzer nezarethaneye; ben dâhil tüm arkadaşlar koşa koşa, sanki bir partiye ya da arkadaş buluşmasına gider gibi gidiyoruz. Üstelik kafese benzer, penceresi dahi olmayan cezaevi nakil araçlarıyla taşınıyoruz. Araçlara bindirilirken üzerimize sürgülü kapılar kilitleniyor. Çorlu’dan gelen arkadaşlarımız kelepçeyle getiriliyor, bizimkilerde ise yakın mesafe olduğu için kelepçe takılmıyor. Yine de herkes bu aracı ve nezarethanenin rezil ortamını kafaya takmıyor. Aksine, en güzel mekânmış gibi, arkadaş buluşmasına gelircesine geliyorlar.

Üç haftadır nezarethaneye gitmek; sosyalleşme, insan yüzü görebilme, dostlarla sohbet edebilme, dertleşebilme ve çıkış umuduna yaklaşma heyecanıyla dolu. Bu heyecan ve umut, diğer tüm olumsuzlukları aşıyor. Selter’in takılı kaldığı zamanı aşma isteği gibi, bizim de bir yıl sonunda takılı kaldığımız mekânı aşmamız anlamına geliyor. Kısacası 9 Mart itibarıyla, takılı kaldığımız mekâna dair yepyeni bir süreç başladı ve bize bir umuda dokunma hissi verdi. 12 metrekarelik koğuş ve 22 metrekarelik gökyüzü yerine alanımız da hacmimiz de genişledi. Hatta “Hacim Hesabı” ve umudumuz büyüdü, yüzümüz bir parça olsun güldü.

Hele duruşmada dinlediklerimiz ve herkesin yüzleştiği kurgu dünyası anlaşıldıkça, somut delil ve kanıt olmaksızın yaşadığımız bir yıllık tutsaklığın ağır yükü toplumsal vicdanda deşifre oldukça, hepimiz açısından mekâna da zamana da tutsak kalmayacağımıza olan inanç büyüyor. En önemlisi de toplumsal vicdanın böyle tecelli ediyor oluşunu tam ortasında hissediyor olmamız. Bazen düşünüyorum: Acaba bizi esir aldıklarını sandıkları 19 Mart tarihi, tek bir güne tutsak kalmışlar için de benzer bir dönüm noktası mıydı? 

Zaman, insanın içinde açılan bir hacim. Selter tek bir güne hapsolduğunda o hacim daralmış, neredeyse bir noktaya dönüşmüştü. Benim içinse cezaevi, o noktayı bir kuyu dibine çevirdi, fakat kalemimle yazdığım her satır, o kuyunun duvarlarına oyulmuş bir merdiven basamağı oldu. Hafıza sisle kaplandıkça, yazmak bir tür direniş hâline geldi: unutulmayacağımızı, günlerimizin hâlâ var olduğunu kendimize kanıtlamak. Gözlerim fiziksel ufku yitirdikçe, zihnim bambaşka bir ufuk yarattı. Orada ne demir parmaklıklar ne beton var. Yalnızca umudun çizdiği, her sabah yeniden doğan bir hat. O hat, Selter’in 19 Kasım’a uyanma çığlığıyla aynı frekansta atıyor. Çünkü özgürlük, mekândan önce zamanı fethetmekti. Bir yılı aşkın tutsaklıkta anladım ki, insan en karanlık kuyuda bile gökyüzünü içinden taşıyabiliyorsa, o gökyüzü artık hiç kimsenin elinden alınamaz.

Nezarethaneye koşa koşa gidişimiz, dışarıdakilerin anlayamayacağı tuhaf bir zafer. Çünkü orada, on iki metrekarelik koğuşta değil; insan sesinde, göz göze gelmekte, dertleşmekte “hacim” genişliyordu. Selter’in takılı kaldığı günü aşma isteğiyle, bizim 9 Mart’ta başlayan yeni sürecimiz aynı kapıdan geçiyor. Tek bir güne, tek bir mekâna tutsak kalmaktan kurtulmak. Toplumsal vicdanın yavaş yavaş uyanışı ise bize şunu gösterdi: en ağır zincir bile, milyonların yürek atışlarıyla çekilen bir halata dönüşebiliyor.

Biz ne Selter’den ne de birbirimizden farklıydık. Hepimiz, zamanın bir noktasında takılı kalmış, o noktadan kurtulmak için çırpınan varlıklardık. Farkımız şuydu: O tek bir günde kaldı, biz ise o tek günde bile birbirimizi bulduk. Hacim hesabı artık yalnızca kitabın adı değil, bizim içimizde, her yazılan satırda, her tokalaşmada, her umut cümlesinde yeniden hesaplanan, genişleyen, özgürleşen bir şeydi.

Zamanın daralttığı değil, direnişle genişlettiğimiz o hacimde özgürlüğün zaten çoktan başladığını biliyoruz. Bazıları ise aksine 19 mart’a tutsak kalmış olabilir mi sizce de? Esir aldıklarını sandıkları zamana, hiçbir şeye değilse bile o zamanın ruhuna yenilme duygusuna tutsak olmanın, kaybediyor olduğunu görmenin öfkesi ve hırçınlığı olmasın bu?

DOÇ. DR. BUĞRA GÖKCE

İPA BAŞKANI, ŞEHİR PLANCISI

Yazarın Son Yazıları

'Zamana tutsak' - Buğra Gökce

Danimarkalı yazar Solvej Balle’nin “Hacim Hesabı Üzerine” kitabının ilk cildini okuma şansım oldu.

Devamını Oku
07.04.2026
Nereye gitti o refah kazanımları? - Bilin Neyaptı

Türkiye'nin kronik yüksek enflasyonu, 1994 kur krizi sonrası düşme eğilimine girip 2001 banka krizinin de sonrasında alınan önlemlerle nihayet 2000’lerin başından 2017 yılına kadar (2008 yılı dışında) yüzde 10’un altına çekilebilmişti.

Devamını Oku
07.04.2026
Devlet adamlarının (!) stratejik hataları

2. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya güvenlik düzeninin temel omurgasını, 29 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM), 4 Nisan 1949’da kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve 14 Mayıs 1955’te kurulan Varşova Paktı oluşturuyordu.

Devamını Oku
06.04.2026
‘Savaş suçu’ ve ‘savaş etiği’ üzerine - Ziya Yergök

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı üzerine başlayan savaşın, insan kaybı, çevre felaketi ve petrol fiyatlarının yükselmesiyle küresel boyuttaki ekonomik etkileri yanında, İran’ın Minab kentindeki bir kız okulunun ABD’ye ait Tomahawk füzeleriyle vurularak 168 kız öğrencinin öldürülmesi tüm dünya genelinde büyük bir tepkiye neden oldu, “savaş etiği” ve “savaş suçu” konusu yeniden gündeme geldi.

Devamını Oku
04.04.2026
Ya 3 Nisan 1930 olmasaydı?

1924 Anayasası’nın 1. maddesinde yer alan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” hükmü, yalnızca bir yönetim biçiminin ilanı olmayıp aynı zamanda bir imparatorluğun küllerinden doğan yepyeni bir yaşamın ilk nefesidir.

Devamını Oku
03.04.2026
Ebru Teğmen…

Nereden nereye sevgili okur, ‘’Fatmagül’ün suçu ne?’’ sorusunu hemen tanıdınız değil mi?

Devamını Oku
03.04.2026