Can Kozanoğlu: Sosyal medya kadar sivri dilli olsak 55 milyona düşerdik

12 Nisan 2015 Pazar

Can Kozanoğlu ile çocukluk yıllarını anlattığı "Acemi Eğitimi" romanının devamı sayılan yeni kitabı "Yalan Yıllar" vesilesi ile buluştuk. Kozanoğlu bu kez, meslek hayatını anlatıyor. Gazetecilik ve televizyonculukla geçen 30 yılını, kurgu karakterlerle aktarıyor. Yalan Yıllar, anı kitabı ve roman. Yani kitapta anlatılanların soyu gerçeklere dayanıyor ancak cisimleri yalan!

Kozanoğlu, Türkiye'nin 80 ve 90'lı yıllarını sosyolojik olarak çalışan bir isim olunca söyleşiye o istikametten başlıyoruz.

"Prof. Ünsal Oskay hayatta olsaydı ona da sorardık" diyoruz. "Hayırdır" ifadesiyle bekliyor. Gazete kupürünü çıkarıveriyoruz. Haberi nakledelim: "Ankara'da robot savaşı. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in Transformers filmindekine benzer dev robot heykeli için suç duyurusu..." Soruyoruz: "Bu robotlar neyimizin nesidir?"

'Kadir Topbaş'a oy veren insana saygı duyuyorum, Melih Gökçek'e oy verene saygı duymuyorum'

Kozanoğlu'nu dinliyoruz: "Bir kuşağın sevgilisi o robotlar, uygun bir yerde sergilendiğinde ben de gidip gezebilirim. Ama Ankara'nın simgesi olarak bir yere keçi, bir yere fıskıye, bir yere de robot koyuyorsanız, orada az kullanılmış kafa karışıklığı vardır. Herhalde o da Melih Gökçek ile seçmen kitlesi arasındaki uyumdur. Şu da var. Başka bir başkan o robotları dikse, adam yeni kuşakları yakalıyor, denebilir. İşin içine Melih Gökçek girince iş başkalaşıyor. O başkayı anlatmaya bir söyleşi yetmez. 'Halk oy vermiş saygı duymak lazım' kısmına gelince, Kadir Topbaş'a oy veren insana saygı duyuyorum. Melih Gökçek'e oy veren insana saygı duymuyorum."

Aklına "Vay vay, göbeğini kaşıyan adam sendromu mu?" sorusu düşebilecekler için Kozanoğlu'nun yanıtıyla devam edelim: "Benim sosyoloji temelli kitapları yazdığım dönemdeki halk ile şimdiki halk arasında ciddi biçimde fark var. Dünya da Türkiye de değişti. İnsanların teknolojiye ulaşımı örneğin. Eskinin 'Eğitimsizler, bilgiye ulaşamadıkları için kolay manipüle ediliyorlar' denen insanları ve bugünün insanları farklı. 'Melih Gökçek'e oy vermiş ben bunu bir demokrat olarak karşılayıp, derinliğini analiz edeyim' gibi bir bakışım yok. Eskiden vardı. Bunun bir karşılığı da şu; Tayyip Erdoğan Berkin Elvan'ın annesini neden yuhalattı? Miting alanındaki kadınlar niye yuhaladı? Özellikle kadın vurgusu yapıyorum. O kadınlar 30 sene öncesinin kadınları değil. Kendisi az kullanıyor olsa da çoğunun evinde bir internet bağlantısı vardır. Yüzde 98'inin cep telefonu da vardır. İnternet bağlantıları da vardır. Yani bir çocuk ölmüş, ne olmuş ne bitmiş; onu bilebilecek insanlar, yuhalayanlar. Özellikle internette çok sıkça rastlanan 'İlkel insanlar ne olduğunu bilmiyorlar' gibi faşizan bir tavırda değilim elbette."

"Hepimiz ikiyüzlüyüz"

Soruyoruz: Her günümüzün konusu kutuplaşma. Yanında da "artık bunu aşmalıyız" cümlesini duyuyoruz. En çok nerede ikiyüzlüyüz? Yanıtlıyor: "İkiyüzlülük hepimizde var. Bu kutuplaşma bitebilecek bir şey değil bence. Ama Türkiye'yi iç savaş bekliyor, gibi şeylere de katılmıyorum."

Kozanoğlu'nun "ikiyüzlülük" için düştüğü ayrı bir not: "Dilde keskin, pratikte esnek insanlarız. Hele sosyal medyanın dili kadar keskin olsak, Türkiye'nin nüfusu 55 milyona düşmüştü herhalde. Hiçbirimiz sosyal medyadaki kadar fanatik taraftar, fanatik dinci, fanatik laik, fanatik milliyetçi, fanatik solcu değiliz. Orada sosyal hayatta olamayacağımız kadar uzlaşmaz, saldırgan, affetmez, keskin insanlarız. Yüz yüze ilişkilerde çok şükür ki bu kadar keskin değiliz."

"Ben yemiyorum arkadaşlar!"

Kozanoğlu'nun 1980'lerden 1990'lara Türkiye'nin starlarının dönüşümünü anlattığı kitabı Cilalı İmaj Devri'nden alıntılayalım. "Türkiye'nin asıl sorunu mış gibi yapmaktır." Siyasetimizin de bolca konusu olan "mış gibi" meselemizi konuşuyoruz. "Eskiden mış gibi yaparken çekingen tavırlar vardı. Mış gibi yapıyorum ama acaba yedirebiliyor muyum? Bunlar hesaba katılırdı" diyor Kozanoğlu.

Sorumuz üzerine iktidar partisi için şu parantezi açıyor: "Erdoğan'a mış gibi yaptırıldı. Birileri onu demokratmış gibi gösterdi. Bugün bazı arkadaşlarımızın mış gibisi de şöyle: Erdoğan yoldan çıktı. Aslında daha ılımlı bir lider kadrosuyla bu hareket daha olumlu bir yere gider. AKP içindeki mış gibicileri şöyle söylerim. Abdullah Gül'ün demokratlığı, hoşgörüsü, Arınç'ın dürüstlüğü mış gibi... Ben yemiyorum bazı sevgili arkadaşlarım diyeyim."

Kozanoğlu'na göre anamuhalefetin de mış gibi çeşitleri var. Şöyle açıklıyor: "CHP de kendi içinde o kadar parçalı ki, mış gibi çeşitleri var. Çok kişisel değerlendirme olacak. Mesela Kemal Kılıçdaroğlu'nu bazen bir lidermiş gibi görüyorum. Bazen haksızlık ediyorum, diyorum. CHP'nin mış gibi kısmı, değişiyormuş gibi meselesi. Onun için de, göreceğiz bakalım, diyorum."

"AK trollerden çok, HDP'nin saldırgan genç Türklerinden rahatsızım"

"HDP için de tek bir mış gibi söylemek zor" diyor Kozanoğlu. Dikkat çekecek bir fikrini paylaşıyor: "Şu anda Türkiye'de siyasal olarak en rahatsız olduğunuz insanlar kim derseniz, AK troll denen insanlardan daha fazla rahatsız olduğum, HDP'nin sosyal medyadaki aşırı saldırgan genç Türklerini söylerim. Sosyal ortamda böyle bir tip var. HDP'nin çok saldırgan, küstah, genç bir Türk kesimi var. Kendilerini bir yerlere kabul ettirmek için bu hale geliyorlar belki. Saldırganlıkları, küstahlıkları, bir yerlere eklemlenmeye çalışırken gösterdikleri acımasızlıkları ve pek çoğunun temelsizliği. Yön bulamayıp da yönleri varmış gibi yapmaları. Onlardan ciddi rahatsızlık duyuyorum."

Şerafettin Elçi'nin bir önceki seçim sürecinde "Tutamadığımız öfkeli Kürt gençler var" sözünü hatırlatarak soruyoruz: Öfkeli genç Kürtler yerini Türk gençlerine mi bıraktı sizce? Yanıtlıyor: "Hayat mücadelesi ve siyasal mücadele o öfkeli Kürt gençlerinin bir kısmını olgunlaştırdı. Hepsini diyemiyorum. Öfkeli Kürt gençlerinin bir kısmı da çözüm süreci başarıya ulaşırsa, HDP içinde problem olur, diye düşünüyorum. O ayrı bir konu. Mücadeleyi veren insanların yanında büyümüş ve yetişmiş olmak, onları bir ölçüde olgunlaştırdı. Ama şehirli, hevesli, genç, Türk arkadaşlarımızın belki olgunlaşmaları için bir süreç gerek. Bu genci özellikle vurguluyorum. Bu saldırgan kitlenin özellikle üniversiteli olduğunu görüyorum."

"80'lerde bu kadar şizofren değildik"

Kozanoğlu, internet kullanımının Türkiye'deki yerini sosyolojik olarak çalışan ilk isimlerden biri. Sosyal medya ve toplumsal şizofreni hakkında bakın neler söylüyor:

"Sadece dijital ortama değil hayatın geneline bakarsak 80'lerde insanlar bu kadar şizofrenik değildi. Benim 'yükselen değerler' olarak söylediğim dümdüz hırs, dümdüz rekabet ile insani değerlerin ikinci plana itildiği bir ortamdı o yıllar. 90'lardan itibaren kazanmak için her şey mubah mantığı ile, bugün sosyal medyada da gördüğümüz gibi, en hayırsever, en insancıl halimiz de uyandı. İlla ki kazanmamız lazım ama bir yandan iyi, duygusal, yardımsever insan olmamız lazım. Bunların ikisini birden başararak kendimizi fark ettirmemiz lazım. Bu üç faktör birleştiğinde zaten ortaya şizofrenik bileşim çıkıyor. Bir insanın sekiz dakikada attığı tweetlere bakın. Birinden nasıl nefret ettiğini, onu nasıl kötülükleri beklediğini söylüyor, bombalamaktan bahsediyor. Üzerine bir Cemal Süreya şiiri, eğer muhafazakar ise İslamcı bir şairin şiirini paylaşıyor. Birkaç dakika sonra 'süt içtim içine de bal koydum' tweeti atıyor. Sonra 'iyi geceler ben uyuyorum' diyor. Hepsi sekiz dakika içinde oluyor. Buyurun size şizofreni zemini."

"Aday listeleri kimlik siyasetine geçişin yansıması"

Can Kozanoğlu, milletvekili aday listelerindeki "Ermeni kökenli aday, Roman, Süryani, Ezidi aday" vurguları için not düşüyor:

"Sınıf siyasetinden kimlik siyasetine geçişin yansımaları. Kimlik siyasetinin yansımalarının da klasik siyaset oyunlarının da gözetildiğini görüyoruz. Ama objektif olarak söyleyeyim. Bence AKP, CHP, HDP hepsi kendi içlerinde başarılı listeler yaptılar. MHP biraz daha arkada kaldı."

"Başarısızlık hikâyesi için kendimi hedef seçtim"

Türkiye'deki futbollu kitapların atası olarak kabul gören "Bu Maçı Alıcaz"ın yazarı Kozanoğlu, "futbola bir cümle bile girmek istemiyorum" diyor. Israr ediyoruz. "Tamam, bir kelime girelim; Fenerbahçe!" diyerek gülüyor.

Kozanoğlu'nun 10 yıl aradan sonra yayımlanan yeni romanı Yalan Yıllar hakkındaki sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

- Kitapta "Başkalarından duyduğunu güzelce satan bir çocuk olarak ne iş yapacağım o zamandan belliydi, gazeteci-yazar olacaktım" diyerek oku fırlatıyorsunuz: Duyduğunu iyi satmak ve gazetecilik... Söz meclisten dışarı mı, herkes üzerine alınsın mı?

Orada "gazeteci-yazar" tipine dokundurma var. (Gülüyor) Olayın çıkış noktası da şu. Başkalarından duyarak kullandığım iki kelimeden dolayı ilkokulda herkes beni eski dili biliyor sanıyor. Başkasından duyduğum bir cümleyi söylediğimde "ufacık çocuk fizik biliyor" diyorlar. Ben de eski dili ve fiziği bildiğime inanmıştım! Mesleki deformasyon dediğimiz hadise de bu. Her şeyi bilen insanlar vardır ya... Sanatı, siyaseti, sporu, hepsini çok iyi bilirim! En iyi gurme benim. En iyi gezgin benim. Bir noktadan sonra her şeyi bildiğinize inanıyorsunuz.

- Güncel bir örnek, geçen hafta da DHKP-C uzmanlarını mı gördük sanki?

Tabii, ertesi gün İBDA-C uzmanı, sonra IŞİD uzmanı, sonra ördek eti nasıl pişirilir uzmanı. Ama şunu da söyleyeyim. Bu tabii herkesin becerebileceği bir şey değil. Asgari bir birikim, zekâ ister.

- Gazetecilikte geçen 30 yılınız için "uzun bir başarısızlık hikayesi" diyorsunuz. İnanalım mı, mavra mı?

Biraz mavra, biraz gerçek. Herkes başarı hikâyesi peşinde. Birkaç örneği ayırırım, bizim meslekten insanların anı kitaplarında çok ilkeli, hiç yanlışı olmayanlar karşımıza çıkar. Başarısız da olursun, savrulursun, yanlış da yaparsın, bunun için örnek gerekiyordu. En kolay hedef bendim, kendimi seçtim. Kitap bittikten sonra acaba kendime fazla mı yüklenmişim diye de düşündüm.

Masa başında yazılan uydurma haberler

- Mesela Nokta'nın din içerikli haberlerinin ilgi gördüğü günlere dair çok şeffaf bir anlatımınız var. "Hidayetten dönen İslamcılar" haberini masa başında, uydurma röportajlarla yazdığınızı aktarıyorsunuz. İğneyi kendinize çekinmeden batırmışsınız.

Orada şöyle bir ikilem içindesiniz. Cuma gecesi saat 12. Haberi yapacak arkadaşlarınız, sözünü tutmamış. Ortada kapak haberi yok. Matbaadan "yazı nerede" diye bağırıyorlar. Yazmazsanız o hafta dergi çıkmayacak, arkadaşlarınız size bozulacak vs. Elbette medya etiği diyerek, hakikate ekleme yapmam, diyeceksiniz. İşin teorik doğrusu da budur. Ben de okulda derslerde bunu anlatırım. Ama medya anılarınızı anlatıyorsanız, işin iki kısmını da anlatmak gerek. Ceketi alıp gitme anınızı da, ceket sandalyedeyken istemediğiniz şeyi yazma anınızı da.

- Türkiye medyasının geçmişten bugüne İslam içerikli haberlerdeki en sorunlu yanı nedir?

Pozitif ve negatif efsaneleştirme! "Çok harika bir İslami kuşak geliyor. Çok derin ve nitelikli İslamcı aydınlar var. Bunlar Türkiye'yi aydınlığa çıkaracak" diyen pozitif efsane. Ve Cumhuriyet'in başından bu yana gelen "Yobazlar ülkeyi geri götürüyorlar" gibi negatif efsane. Bu efsanelerle geldiğimiz nokta bu.

"Eski tarz asparagasçılar YeniŞafak'tan başarılıydı"

- Kitapta Miço karakteri ile "asparas haber genetiğini" tartışıyorsunuz. YeniŞafak'ın "Atatürk'ü zehirlediler" manşetine nasıl bir parantez açarsınız?

Eski tarz asparagasçıların yaptığı işler bile son dönemde YeniŞafak ve Star'da rastladığımız örneklerden daha inandırıcı, başarılıydı. Eski tarz asparagasçılıkta, Tan mesela, gazetenin kimliğinin güvenilir olmaması başlı başına bir faktördür. Okur gazetedeki 10 haberin beşini sevdi ise "gazete yazmış, doğru" der. Sevmediği beş haber için ise "Tan gazetesi işte, yalan" der. Eski tarz asparagasçılığın okuru nispeten özgür bırakan bir yanı vardır. Onun için kör gözün parmağına asparagas yapılırdı. Şimdi işin siyasallaşmış asparagas haline bakınca, YeniŞafak'ın "Atatürk'ü böyle zehirlediler" haberi, Kabataş haberi, "Fetullah Gülen mason" haberi ya da Star'ın "Umut Oran'ın suikast planı" haberi, bunlar eski tarz asparagasın sempatisini de taşımayan, inandırıcılık konusunda Tan gazetesinin bile gerisinde kalan bambaşka bir standart. Başka söyleyecek laf bulamıyorum.

"Eski suçlamaları özlüyorum"

- "Eski suçlamaları özlüyorum" diyorsunuz. Birbirini suçlayanların baskın olduğu güncel için aklınızda ne var?

Bazı suçlamaların günümüzde ne kadar kolay yakıştırıldığını belirtmek istedim. Ayrımcılığa, ırkçılığa, ötekileştirmeye karşı olup bunların örneklerinin teşhir edilmesi iyi bir şey. Ama su kaçırıyoruz. Masum yorumlardan ya da bambaşka bir bağlamda söylediğiniz bir sözün cımbızlanmasıyla ırkçı, faşist, erkek egemen, din düşmanı, bölücü filan ilan ediliyorsunuz. Söz söylemeye korkar hale geliyorsunuz. Bu durumun, sözün üzerinde çok baskılayıcı bir etkisi oluyor. En iyisi susayım, yanlış anlaşılmamayım, diyebiliyor insan. Uzun yıllar yazı yazmamamın minik bir nedeni de budur. Diğer yandan entelejansiyanın bir kısmıyla da arama mesafe koymuş durumdayım. Çünkü yakınlaştıkça o kadar ağır suçlamalarla karşılaşıyorsunuz ki, bir kelimenin üzerinden büyük kavgalar kopabiliyor. Uzak durayım başıma bir hâl gelmesin, diyorsunuz. Hem sözü, hem mizahı, hem de o çok istenen hoşgörüyü öldüren bir hâl bu.

- Sosyal medyadaki dijital sopacılığa gazeteci ve entelektüellerin de katkı sunması neyin tezahürü?

Tek kelimeyle yanıt isterseniz, fırsatçılık derim. Herkes birbirine çelme takmak için bir mücadelenin içinde kafa göstermeye, üstün çıkmaya çalışıyor. Bir kelime yakalayım da tepesine çakayım! Bir kelime yakalayım, milyonlarca insanı o kelimeyle o insanın üzerine saldırtayım! Sonuç olarak herkes kendi intikam saatini bekliyor. Ben de senden bir gün, bir kelime yakalarım! Sürekli kavga dövüş hali.

Sektörde işten atılan 4 insan tipi

- Şimdi okurlar bize kızmasın, bunu söyleyen sizsiniz. "Kaşarlı bir medya çalışanıyım" notunuzla soralım: Kaşarlanmış medya çalışanı olarak içiniz en çok neyi kaldırmıyor?

Bunca yıl hep şunu bekliyorsunuz. "Şu birkaç yıl geçici, sonra işler düzelecek." Bakıyorsun bunu söyleyerek 34 yıl geçmiş. İnsanların bu kadar acımasız olmasını, hıncını, bunları kaldıramıyorum.

- "Yaralı bir insanın üzerine iştahla çöken bir sektör" diyorsunuz.

Aynen. Hiç değişmeyen bir şey var. İşten atılma hikayeleri 12 Eylül'den bu yana aynı. 1) Hakikaten doğrudan iktidarın talebiyle işinden atılan insanlar var. 2) Medya-siyaset tepişmesi dönemlerinde ara sınıflar oluşuyor. İktidarın bazı adamları medya kuruluşlarına giriyor ya da o kuruluştaki bazı adamlar iktidarın temsilcisi haline geliyor. Onların bireysel nedenlerle harcadığı ama sanki iktidar harcamış gibi gösterdiği insanlar var. Aslında mesleki rekabette o adamla problem yaşamış ya da yıllar önce sevgili meselesi yüzünden birbirlerine girmişler. Yani kişisel nedenlerle adamı harcayıp "Abi yukarıdan istemediler" der. 3) Siyasal ortamdan bağımsız nedenlerle işini kaybeder. Ancak, her dönemde değişir bu açıklama, Gezi yüzünden, 28 Şubat yüzünden atılmış gibi gösterenler vardır. 4) Sahiden iktidarın işten attırdığı ama bu çok duyulursa başka yerde iş bulamam diye başka sebepten işten atılmış gibi gösterenler vardır. Ben 34 yıl boyunca bu dört adam tipini de gördüm. Bazı dönemlerde iş kaybetmenin kredisi artar. O zaman insanların bireysel tarihi de değişir, kitapta durmadan bunun üzerinde duruyorum. 28 Şubat'ta "Asker yüzünden işimi kaybettim" diyen 10 kişi vardı. Ergenekon soruşturmaları sürecinde bunu söyleyen birkaç yüz gazeteci çıktı. 28 Şubat'ta ortaya böyle çıkmak makbul değildi. Belki bundan beş sene sonra "AKP beni Gezi'yi desteklediğim için işten attırdı" diyen bugünkünden çok daha fazla insanla karşılaşacağız. Hayat! İşte bunlar insanın yüreğine dokunuyor.

"En verimli çağımızda AKP bizi işsiz bıraktı gibi bir iddiam yok"

- Siz hangi gruptansınız diye soracağız ama kitapta "sürünme noktasına gelmeyen, burjuva kökenli medya çalışanlarının yırtması" diyerek açıklıyorsunuz.

Bunu özellikle konuşmak isterim. Evet AKP'nin siyasal baskısı vardı ama ben beş yıl önce bile şöyle düşünüyordum. Bizim kuşak, yani 80'lerde bu işe giren, bir yandan solcu ve profesyonel gazetecilik ve televizyonculuk yapan insanlar olarak hakikaten 80'lerin sonu 90'ların başında kendimizi yeni kuşak olarak gösterdik. Ve şimdi genellikle siyasal nedenlere bağlı olarak birçok arkadaşımız işsiz kaldı. Keşke böyle olmasaydı. Fakat benim kendi adıma "en verimli çağımızda AKP bizi işsiz bıraktı" gibi bir iddiam yok. Biz zaten eskimiştik. Ama devir teslim bu şekilde olmamalıydı. Siyasal koşullar dayatmasaydı da emekliliğe hazırlanıyor olmalıydık. Bu dönemin getirdiği şey, bizim kuşağın devre dışı kalması değil, alt kuşakla sağlıklı devir teslim yapmayı engellemekti. Ben sorunu böyle görüyorum. Tabii bu düşüncelerimi birçok arkadaşıma kabul ettiremiyorum.

- Adettendir medya anı kitapları arkadaşlara duygulu cümlelerle imzalanıp gönderilir. Acaba kitabı eski patronlarınıza da gönderir misiniz, mesela Aydın Doğan'a, Ferit Şahenk'e?

Selin, biliyorsun yayınevleri yazara kitaptan 20 adet verir. Onları da kitabı okuyacağını bildiğim yakın arkadaşlarıma gönderirim herhalde. (Gülüyor)


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları