Günümüzde insanlığın başında iki büyük bela bulunmaktadır: Kapitalizm ve dincilik. Kapitalizm, yani sermayecilik, sermaye fetişizmi üzerine kurulu bir düzendir. Dincilik de, din fetişizmine dayanan yapıdır.
Batı Avrupa ve Kuzey Amerika 1776 ve 1789 devrimleri sayesinde, feodalizmle birlikte dinciliği de aşmıştır. Feodalizmi herkese özel mülkiyet hakkıyla, dinciliği laiklik ilkesiyle bertaraf etmiştir.
Ancak, 19. yüzyılda yaşamış olan Alman filozof ve sosyolog Karl Marx’ın doğru bir biçimde tespit ettiği gibi, sanayi devrimiyle birlikte üretim araçları ve biçimleri değişince, feodal düzeni ortadan kaldıran özel mülkiyet hakkı, adına kapitalizm denilen yeni bir sömürü düzenine yol açmıştır.
Tarımsal üretim biçimlerinin geçerli olduğu dönemde, toprak ağası, toprak üzerindeki mülkiyet tekeli üzerinden çiftçiyi sömürmüştür. Sanayi tarzı üretim biçimlerinin geçerli olduğu dönemde de, sermaye sahibi, üretim araçlarının, yani üretimin yapıldığı merkezlerin, örneğin fabrikaların özel mülkiyeti üzerinden işçiyi sömürmüştür.
Üretimi gerçekleştirdiği halde, üretilen ürünün ticareti sonucunda oluşan artı değerden bir pay alamayan ve düşük ücretle çalışan işçi, sermaye sınıfının sömürü aracına dönüşmüştür. Bunun sonucunda, sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasında büyük bir uçurum oluşmuş, işçi sınıfı kendi emeğine ve ürününe yabancılaşmıştır.
Marx, sürdürülemez olan bu düzenin, kaçınılmaz olarak işçilerin devrimiyle sonuçlanacağını, üretim araçlarında özel mülkiyetin ortadan kalktığı sınıfsız bir toplum modeline, yani komünizme geçileceğini savunmuştu.
1917’de Rusya, 1949’da Çin, 1959’da Küba gibi ülkeler, Marx’ın öndeyilemesine aykırı olarak, sanayi devrimi yaşanmadan komünist devrimi gerçekleştirmeye çalıştılar. Sanayileşmenin daha yaygın olduğu Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka gibi bazı Batı Avrupa ülkeleri de, kapitalizm ile komünizmi sentezleyerek, sınıfları ortadan kaldırmak yerine, sosyal demokrasi ve demokratik sosyalizm yoluyla, sınıflar arası uçurumu gidermeyi tercih ettiler.
Marx’ın komünizme geçiş süreciyle ilgili öndeyilemeleri henüz gerçekleşmemiştir. Ayrıca sanayi tarzı üretim yaygınlaşmakla birlikte, tarımsal üretim sona ermemiştir. Buna ek olarak teknoloji devrimi gerçekleşmiş ve yaygın bir hizmet sektörü ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda işçi sınıfı kavramı revizyona uğramıştır.
Ancak bunlara rağmen, Marx’ın doğumunun 200. yılı olan 2018 yılında dünyaya ve insanlığa baktığımızda, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ana hatlarıyla geçerliliğini koruduğunu, günümüzde sermaye sınıfının, çalışan, üreten ve hizmet veren sınıfı sömürdüğünü söyleyebiliriz. Oxfam International adlı araştırma kurumunun 2018 yılı raporuna göre, dünyadaki toplam refahın yüzde 82’sine, dünya nüfusunun yüzde 1’i sahiptir! Gelir dağılımındaki küresel dengesizlik, sosyal ve ekonomik adaletsizlik sorunu, hâlâ çözülmemiştir.
Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerde, kapitalizm sorununa ek olarak, dincilik sorunu da devam etmektedir. Bu ülkelerde halk bir yandan kapitalizmin, bir yandan da dinciliğin cehaleti altında ezilmektedir.
Avrupa’da gerçekleşen dinde reform, Rönesans ve Aydınlanma hareketlerinin, uygulanan ekonomik adalet ve ileri eğitim modellerinin, “İslam dünyasında” yaşama geçmemiş olması, dinciliğin sürmesinin temel nedenleridir. Laiklik ilkesini benimseyen dindarlıktan farklı olarak, laiklik karşıtı bir hareket olan dincilik, bilimi, felsefeyi, sanatı, sosyal yaşamı, eğitimi, kültürü, siyaseti ve demokrasiyi, teokratik bir despotizm ve dogmatizm ile baskı altına almıştır.
Türkiye’de, kapitalizm dinciliği, dincilik de kapitalizmi beslemektedir. Kapitalizm nedeniyle bu dünyadan umudu kesen kitleler, umutlarını “öte dünyaya” ertelemişlerdir. “Öte dünyaya” ertelenen umutlar da, bu dünyadaki sorunların çözümünü olanaksız kılmıştır.
Bu bozuk ve çarpık düzende, Marx’ın dediği gibi, din uyuşturucu işlevini yerine getirmektedir. AKP, kapitalizmi ve dinciliği bu nedenle birlikte teşvik etmektedir. Çünkü iktidarını bu sayede sürdürmektedir!
Kapitalizm ve dincilik
Yazarın Son Yazıları
CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun hukuka aykırı biçimde üniversite diplomasının iptal edilmesi ve tutuklanmasından sonra, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de hukuka aykırı biçimde görevden alınmasıyla gerçekleşen darbe, CHP’nin bölünüp bölünmemesi sorununu da beraberinde getirdi.
Türkiye’deki sorunların temelinde ahlakın ne olduğunun bilinmemesi yatmaktadır
Hukuk ters yüz edilerek, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve tutuklanması da, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “mutlak butlan kararıyla” görevden alınıp yerine CHP eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi de, emperyalizmin bir operasyonu ve projesidir.
AKP “hükümetinin” kurduğu diktatörlük rejimi, geçtiğimiz yıl, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasını iptal ederek ve kendisini tutuklayarak, vatandaşların seçme ve seçilme hakkını gasp etti.
ABD yönetimlerinin sergilediği emperyalizme karşı mücadele, Türkiye’deki bazı çevrelerde, bir antiemperyalizm mücadelesi olmaktan çıkıp, ABD karşıtlığına, anti Amerikancılığa, ABD’ye ait olan her şeye toptan karşı çıkmaya evrilmiş durumdadır.
Almanya’da Adolf Hitler’in öncülüğündeki Nazilerin serbest ve özgür seçimlerle nasıl iktidara geldiği, hem Almanya’nın hem de dünyanın yakın tarihinin anlaşılması ve her ülkede geleceğe yönelik önlem alınması açısından son derece önemlidir.