Köşe Yazısı

A+ A-

Bitmeyecek şiddetin ufkundayız...

Paylaş
instela'da paylaş
23 Şubat 2016 Salı

Son Ankara suikastını yapan kişinin kimliği konusunda yaşanan karışıklık, bir terör eyleminin çatışan taraflarca nasıl araçlaştırıldığını gözler önüne seriyor. İktidar, Ankara’da çoğu subay ve astsubay 28 kişinin ölümüne yol açan terör eylemini yapan kişinin Suriye’de YPG saflarında çarpışan bir Suriyeli olduğu iddiasının ona sağlayacağı taktik üstünlüğü kaybetmek istemiyor. Diğer yandan PKK’nin “fedai eylemi” örgütü olan Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) Ankara saldırısını sahiplendi. “Cizre’de bodrumlarda katledilenlerin” intikamını almak için bu eylemin yapıldığını açıkladı.
TAK’ın 2006’dan beri faaliyette olan “resmi sitesi”nde, bu suikastı yapan kişinin açık kimliği verildi ama ne hikmetse yayımlanan fotoğraf sahteydi. TAK ardından ikinci açıklamayla Van doğumlu suikastçının daha açık kimliğini verdi. Bu kişinin babasından alınan DNA örneğinin sonucu işi aydınlatacak. Hükümet tarafı ise suikastçının Suriye doğumlu bir Kürt olduğu iddiasında şimdilik direnmeye devam ediyor.
Dikkat çekici olan bir diğer olgu, TAK’ın Abdulbaki Sönmez olarak kimliğini verdiği ve eylemini sahiplendiği kişinin köyünde, daha ölenin kimliği hakkında belirsizlik tam ortadan kalkmamışken, alelacele taziye çadırı kurulması. HDP ve DBP’nin yerel sorumlularıyla bir milletvekili taziye ziyaretinde bulunurken, bu eylemi Cizre’de güvenlik güçlerinin yaptığı ağır insan hakları ihlallerine verilmiş bir haklı karşılık olarak tanımladılar. Böylece son Ankara suikastı sonrasında KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın muğlak biçimde ifade ettiğini, daha açık söylediler.
Bu da yeni değil. Murat Karayılan, geçen eylül ayında, Yeni Özgür Politika gazetesinde yayımlanan söyleşisinde, “Ölümsüzler Taburu” olarak adlandırılan intihar saldırısı eylemcileriyle ilgili daha açık konuşmuştu: “Ha yarın onlar şehirlerde, Cizre’de yaptılar, ama daha fazla katliama yönelirlerse o zaman Ölümsüzler Taburu da metropollerde harekete geçer” demişti. TAK’ın son açıklamasında kendisine bağlı olduğunu bir kez daha tekrarladığı bu “Ölümsüzler Taburu” ile Murat Karayılan’ın başında olduğu PKK’nin silahlı kanadı HPG arasında organik bir ilişki var ki Karayılan aynı söyleşide şöyle diyordu: “Ölümsüzler Taburu’na ‘erkendir’ dedik. ‘Durun’ dedik. Onların görevi halkımıza toplu yönelim olduğu vakit, polise ve askere toplu yönelmektir.” Demekki artık şimdi “erkendir” değil, “zamanıdır” denmiş.
Salih Neccar ve Abdulbaki Sönmez’in aynı kişiler olup olmadığı yakında aydınlanacak. Eğer bu ihtimal doğrulanırsa, bu kişinin Suriye’de bulunmuş, belki YPG saflarına bir dönem katılmış ve Türkiye’ye girerken kendini Suriyeli mülteci olarak kaydettirmiş olması gündeme gelecek. TAK’ın sitesinde “şehitlerimiz” başlığı altında özgeçmişlerini yayımladığı beş kişiden üçünün önce HPG saflarında yer aldıkları belirtiliyor.
TAK ismi 2005 Temmuzu’nda Kuşadası’nda bir turist otobüsünün patlatılmasıyla karşımıza çıkmıştı. Ardından 12 Ağustos 2005’te Mersin’de polisevinin yakınında bir aracın içinde bomba patlamış, sadece aracı kullanan kişi ölmüştü. On gün sonra HPG Komutanlığı açıklama yapmıştı. Bombanın hedefine ulaşmadan “kaza sonucu patladığını” ve “yaşanan kötü olay”da ölen “yurtseveri Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne daha fazla katkı vermekten alıkoyduğu”nu belirtmişti! O dönemde Filistin İntifadası’na öykünmek geçerliydi.
Aradan on yıldan fazla zaman geçti. Müzakeremsi görüşme ve çatışmasızlık döneminin yarattığı ümit var ortamdan çok uzaktayız artık. Barış içinde birlikte yaşama ihtimalinin giderek kaybolduğu bir zemindeyiz. Devletin güvenlik güçlerini topla, tankla yürütmeye başladığı, son derece ağır insan hakkı, yaşam hakkı ihlallerinin yapıldığı bir savaş ortamındayız. “Dişe diş, kana kan, intikam” çığlıklarının Türk ve Kürt tarafında davranışlara çok daha fazla yön vereceği bir hatta ilerliyoruz. Her türlü şiddet yöntem ve politikaları, çatışan tarafların elinde giderek daha fazla araçlaşmaya aday. Bu gidişle on yıl sonra, daha da ağır bir insani bedel ödemiş olarak, her iki tarafın çok daha ağır bir milliyetçi kinle bilendiği aşamada olmamamız için bir neden gözükmüyor. İsrail-Filistin sorunu kaç yıldır bu minvalde sürüp gidiyor?