Görenlerin insaniyet namına millete haber vermesi önemle rica olunur.
Milletçe dilimize pelesenk olmuş; öyle ki artık mavra için kullandığımız “Nerede bu devlet?” sözü önemini yitireli epey oldu. Zira devleti devlet yapan en temel unsur; devleti temsil eden makamlarda oturanlardır. İster bürokrat ister siyaset adamı olsun, devlette bir makama oturunca kendisini, ailesini, partisini ya da bağlı bulunduğu herhangi bir zümreyi değil artık devleti temsil etme pozisyonundadır. O nedenle sadece yasalara karşı değil onlarca yılda oluşan teamülere uymakla yükümlüdür.
AKP’nin adına “yeni Türkiye” dediği ucube sisteme geçilmeden önce, hangi parti iktidara gelirse gelsin devletin bürokratları gerektiğinde amirleri olan bakanlara hatta başbakanlara bile devletin geleneklerini, teamüllerini anımsatmakta bir an bile tereddüt etmezlerdi. Artık o bürokratlar sizlere ömür. Usta çırak ilişkisiyle kendilerinden sonra gelenlere bu gelenekleri aktaracak kimse kalmadı.
Taşrada devleti temsil eden kaymakamdan belediye başkanına, validen başkentteki üst düzey bürokratlara kadar “devlet benim” anlayışı yerleşti.
Şu son bir haftada tanık olduklarımızla bile devletin çivisinin ne denli çıktığını yaşadık, gördük. Devletin valisinin bir cinayeti nasıl örtbas ettiğini, oğlunun babasının makam arabasını kullanıp ancak güvenlik güçlerinin giyebileceği üniforma ve silahla caka sattığını, devletin Emniyet güçlerinin vali hakkında işlem yapacağı yerde nasıl suç ortağı olduğunu, devletin savcısının nasıl suyuna tirit bir soruşturma yürüttüğünü, liste uzuyor da uzuyor.
Maraş’ta bir Emniyet müdürü kendisine emanet edilen silahları evinde çocuğunun rahatça ulaşabileceği, kilidini kırıp alabileceği, Maraş’la özdeşleşmiş çeyiz sandığında sakladığına mı, yoksa devletin polislerinin eğitim alanı olan poligona psikopat oğlunu götürüp atış talimi yaptırmasına mı, yoksa çocuğunun psikolojik sorunu olduğu konusunda uyarılarda bulunan okul müdürünü sürdürmesine mi kafayı takalım?
Ayaş kaymakamının sosyal medyadaki paylaşımına ne diyelim?
“Bismillahirrahmanirrahim”le başlayan ve sokak ağzıyla yazılan metin, devleti ilçede temsil eden bir kaymakamın kullanabileceği bir dil midir?
Devlette böyle bir yazışma dili daha önce görülmüş müdür?
Ciddiyetsizlik ve devlet adabına aykırılıklar bu kadarla sınırlı olsa iyi.
Eski AKP milletvekili Mehmet Metiner’in ABD büyükelçiliğinden vize almasını kolaylaştırmak için Dışişleri Bakanlığı’ndan yazılan yazı Ayaş kaymakamının dilinden farklı mı sanki? Ayaş kaymakamının yazdıkları hiç olmazsa Türkiye kamouyuna yönelik. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı adına ABD Büyükelçiliğine hitaben yazılan ise devletimizi küçük düşürücü, bir vize için yalvar yakar olunan bir metin. AKP zihniyetinin “monşer” diye dalga geçtikleri hariciyecilerimizden böyle bir metin bugüne kadar yazılmış mıdır?
TÜBİTAK’a gelelim. 1963 yılında bilim ve teknolojiyi geliştirme amacıyla kurulmuş bir kurum olan TÜBİTAK, yapay zekâ çağında yağmur duasıyla ilgili sözümona bir akademik çalışmaya 3 milyon lira bütçe ayırmış. Pes doğrusu. Araştırmayı yapacak olan hanımkızımız “erken ve klasik İslam dönemindeki ritüellerin insan, doğa ve yaratıcı arasındaki ilişkiyi nasıl şekillendirdiği”ni inceleyecekmiş. Çok merak ediyorduk. Bu sayede büyük bir eksikliği tamamlamış olacaklar.
Devletimiz bu akla, bu ahlaka, bu tıynete kaldıysa vah halimize.