Biçim, bir şeyin dış görünüşüdür. İçerik, adından da belli, içindekilerdir. Hangisinin önemli, hangisinin ötekinden üstün ya da ötekinden daha gerekli olduğu tartışılmaktadır. Bu tartışmaya girmeden Gramsci’yi anımsamakta yarar vardır.
Gramsci iyi bir toplumbilimci olduğu kadar iyi bir yazın kuramcısıydı. Biçimin de içeriğin de çok önemli olduğunu, dahası, birinin, ötekini tamamladığını söylemiştir. Yetkinliğe ulaşmanın ve yetkinliğe ulaşmışlığı savlamanın yolu bu iki belirtenin birlikteliğinden geçer, demek istemiştir, sanırım. Biri olmazsa öteki tartışılmamalı, ikisinin de yok sayılması gerektiği göz önünde tutulmalıdır. Örneğin, bir binanın biçimsel olarak yetkin olması yeterli değildir; işlevsel olması, bir başka deyişle içeriksel yetkinliği de bir o kadar önemlidir.
GERİCİLİĞİN BATAĞINDA KAYBOLMAMAK İÇİN
Bir okul düşünelim. İnsanın, okul okumaktan keyif duyacağı kadar esenlikli. Biçimsel olarak yetkin, ya içerik olarak? Kütüphanesi var mı, varsa hangi kitaplar var? Bu kitapların kaçı okunuyor; okurların sayısı nedir, çeşitliliği nasıldır? Hep aynı kişiler mi kütüphaneye gidiyor, yoksa okul öğrenci sayısının çoğunluğu mu kitap sevdalısı! Öğretmenlerin yetişimleri nasıl? Öğretmenliğin gereğini yapabiliyorlar mı? Bilgileri, eğitim yöntemleri, kılık-kıyafetleri, konuşma becerisi düzeyleri doyurucu mu? Çocuklardan olumlu not alabiliyorlar mı; kitap okuyorlar mı; edebiyatla ilişkileri nasıl? İlgili bakanlık bu yönde seminerler düzenliyor, güncelleme kursları açıyor mu? Ders kitabı olarak okutulanlar neler? İçerikleri nasıl? Kim yazmış bu okul kitaplarını?
Bu sorular soruluyor mu, yoksa! Tüm bu niteliklerden yoksun, tüm bu soruları bilmezden gelen hiçbir okul, biçimsel olarak ne kadar yetkin olursa olsun (ki okullarımız için bu da tartışma götürür) içerikten yoksun olduğu için çağdaş düşünceye kapı açamaz ve gericiliğin kucağında debelenip durur. Bu okulların toplumu da geri kalmış bir toplum olur. Böyle eğitim-öğretim dizgesine sahip toplumlar dünyaya açılamaz, teknolojik ve hümanistik gelişmeleri izleyemez ve gericiliğin batağında kaybolup gider.
YERE SAĞLAM BASMAK
Ülkemiz bu batağa sürüklenmek istenmektedir. Buna Ortadoğu batağı mı dersiniz, emperyalizm çıkmazı mı, adı ne olursa olsun, bizi darboğaza sokmak ve yok etmek sevdası taşıyanların ana hedefinin böyle olduğu bir gerçek var. İşin en dramatik yanı, bizi çağdışılığa itmek isteyenlerin arabulucularının aynı bayrak altında birlikte yaşadığımız insanların, yani kendi yurttaşlarımızın oluşudur.
Gericiliği sabah-akşam talep eden; yollarını banknotlarla döşeyen; ne kadar ilkellik ve bağnazlık takıntıları varsa tek geçerli yol olarak önümüze serenlerdir bunlar. Ne ki ümmetçilik güzel sanatları peşinen reddettiği için biçimsel olarak peşinen sınıfta kalmıştır; içerik olarak ne olursa olsun -ki olamaz- tüm dünyanın gözünde önemsenmeyen bir ülke olur.
O zaman ayağa kalkmanın tek sırrı biçim ve içerik olarak yere sağlam basmaktır. Hem parasal varsıllık, hem de sanatsal yetkinlik... Yoksa... Ya onun ya da ötekinin boyunduruğu altına girilir. Bunları yazarken 33 yıl önce katledilen ve kendimi onunla birlikte gömüte girmiş gibi duyumsadığım Uğur Mumcu’yu düşündüm. Kalkınmamışlığın sonucu olarak şunu derdi: “Bizi rahat bırakmazlar, biri bitmeden, bir başka çorap örerler başımıza.” Doğru, çok doğru. Yıllardır hep böyle olmadı mı yoksa! Ama neden?
DENİZ ÖZTÜRK
SİYASET BİLİMCİ