Kültürel egemenliğini bir türlü kuramayan siyasal İslamın, laik, demokratik, Cumhuriyetçi Türkiye’ye yönelik saldırısı, “kültür savaşları” gittikçe yoğunlaşıyor.
Yoğunlaşan saldırının iki amacı var. Biri siyasal İslamın rejimine yönelik eleştirileri, direnen laik demokratik Cumhuriyetçi kültürün sözcülerini susturmak. İkincisi, laik demokratik, Cumhuriyetçi kültürün bir türlü kıramadığı direnişini zaman içinde eritebilmek, siyasal İslamın egemen sınıfına kadro yetiştirmek için eğitim sistemini yeniden şekillendirmek.
Birinci amaca yönelik, direnişin en güçlü sesi Cumhuriyet gazetesidir; susturulması büyük bir öneme sahiptir. İkinci amaç açısından, dini kozmolojinin varsayımlarının, örneğin “yaradılış mitolojisinin”, “mucize” kavramının kabul edilmesinin kolaylaştırılması, bilimsel düşüncenin (yasaların ve teorilerin) dini kozmolojiye uymayan yönlerinin yol açabileceği eleştirilerin etkisinin kırılması için, Evrim Teorisi’nin müfredattan çıkarılması gereklidir.
Birinci amaca direnen arkadaşlarımızın “yargılanma” sürecinin başladığı gün, Cumhuriyetçi geleneği tasfiye etmek isteyenlere yol göstermeye, ikinci amaca direnenlerin, direncini kırmaya yönelik bir yorumun kültür savaşlarının tam merkezindeki Cumhuriyet gazetesinde yayımlanması çok “ilginçtir”.
Teori -‘Akıl yürütme biçimi’
Orhan Bursalı konuya değindi. Ben de, kullanılan kavramlara ilişkin bir şeyler söylemek istiyorum.
“Akıl yürütme biçimi”, belirli, esas olarak sabit kurallar içinde gerçekleşir, ona teori değil “mantık” (logic) denir: Aristotelesçi formel mantık, Hegelci diyalektik mantık gibi. “Akıl yürütme biçimi” teoriye hizmet eder.
Fenomenleri tanımlayan bilimsel “yasalardan” farklı olarak teori, fenomenlere ilişkin neden ve nasıl sorularına cevap arar. Bir açıklama çabası olarak teori, hipotezlerini ileri sürer; bu hipotezler, sıkı kurallara göre modellenmiş deneylerle ya da ortaya çıkan yeni bulgularla doğrulandığı (kanıtlandığı) müddetçe o teori gerçektir/doğrudur. Teori bu deneylerle, yeni bulgularla, hatta başka alanlardaki çalışmaların katkılarıyla gelişmeye devam eder; ya da bir aşamada yanlışlayan bulgularla gelişmesi tıkanır, teori olma özelliğinikaybeder. Örneğin binlerce yıl, dünyanın merkez olduğunu ileri süren ve gözlemleriyle bunu “kanıtlaya gelen” Ptolemeci Kozmoloji Teorisi “doğruydu”. Deneyler ve bulgular, güneşi merkeze koyan Kopernikci Teoriyi doğrulamaya başlayınca, Ptolemeci kozmolojinin yanlışlığı kanıtlanmış oldu; artık o yalnızca kutsal kitapların sayfalarında yaşıyor.
Evrenin ve dünyanın, akıllı bir yaratıcı tarafından tasarlandığı bir kerede yaratıldığı iddiasının tam aksini söyleyen Evrim Teorisi bir “akıl yürütme” değildir. Yaklaşık 150 yıl önce Darwin bu teoriyi ileri sürdüğünde, biocoğrafyanın (türlerin ve ekosistemlerin coğrafi dağılımı), karşılaştırmalı anatomi, embriyo bilimi alanlarının bulguları bu teoriyi doğruluyor, benimsenmesini kolaylaştırıyordu. O günden bugüne fosil kayıtları, DNA sıralaması üzerinde yapılan çalışmalar bu doğruluğu destekleyen yeni kanıtlar ortaya koydular, tüm canlıların, tek hücrelilerden insana gelene kadar ortak bir tarihe sahip olduklarını gösterdiler.
“O ki bir teoriden söz ediyorsun, öyleyse yanlışlanma koşulunu da konuşalım” derseniz, buyurun: Akıllı tasarım tüm canlıları bir seferde, teker teker yarattığına göre, bir dinozor fosilinin yanında, aynı döneme ait bir insan fosili getirebilirseniz evrim teorisi de yanlışlanmış olur.
Bu kısa notu burada noktalarken, benzer bir soruyu binlerce yıldır hiç değişmediği, sonsuza kadar da değişmeyeceği varsayılan metinlerin ileri sürdüğü iddialara ilişkin olarak, saygıda kusur etmemek için, sormayalım.
Çünkü biz, laik, demokratik, Cumhuriyetçi, hatta sosyalist bireyler, bu metinlere inanan bireylerle birlikte, karşılıklı saygı ve eleştiri özgürlüğü (!) temelinde yaşayabiliyoruz. Sorun onların aynı temelde bizimle birlikte yaşamayı kabul etmiyor, illa susmamızı, biat etmemizi istiyor olmalarından kaynaklanıyor.
Cumhuriyet davası- Kültür savaşları
Yazarın Son Yazıları
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.
Cumhurbaşkanının ABD ziyareti, MAPEG’in, 33 ilin topraklarını doğrudan madencilik yatırımlarına açması emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandırdı.
Bilimde bazen bir sıçrama yalnızca araştırmacıların dar çevresini değil, tüm insanlığın geleceğini etkiler. 2020’de DeepMind’in geliştirdiği AlphaFold sistemi böyle bir andı.
“YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil.
Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması.
Dünya siyaseti ve ekonomisi, daha önce hiç görülmemiş bir biçimde birbirine benzeşen güç dinamikleriyle şekilleniyor.
Gazze’de yaşananlar, uluslararası medyada sıklıkla “çatışma”, giderek soykırım olarak tanımlansa da Prof. Jiang Xueqin olanların arkasında çok daha karanlık bir gerçeğin yattığını söylüyor.
ABD yönetimi, yeni savunma stratejisi raporunu, (QDR2001), 11 Eylül 2001 “olayının” tozu yatışmadan açıklamıştı.
Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü. İsyanın temelinde rejimin tüm kilit kurumların, parlamento dahil, içini boşaltmasıyla, demokratik haklarını kaybetmekte olduklarını hisseden geniş kitlelerin tepkisi yatıyor.
“Küreselleşme” yerini parçalanmaya bırakıyor, bir yeni-jeopolitik şekilleniyor.