Simmias: Bu gelen Kriton değil mi?
Kebes: Evet! Sokrates’in en yakın dostu! Çok yorgun görünüyor, neden acaba?
Simmias: Kriton, nerden geliyorsun, seni ne yordu böyle?
Kriton: Sokrates’in konuştuğu yaşlı bir kadını uzaklara taşıdık.
Simmias: Nasıl bir kadın? Neden taşıdınız? Sokrates’le ikiniz mi? Yoksa başkaları da var mıydı?
Kebes: Simmias, dur biraz. Görmüyor musun, ne kadar yorulmuş Kriton! Kriton, gel sen de dinlen şöyle. Bak şu zeytin ağacının altına geçelim. Nefeslen, sonra Sokrates’le ne yaşadınız uzun uzun anlat bize. Hem yeni olmuş bir olay bedeni yorar ama zihni dinlendirir. Sen de bedenini dinlendirip zihnini yor şimdi; çünkü hiçbir şeyi unutmadan dinlemek istiyoruz seni.
Kriton: Tamam. Ben de Sokrates’le kadının söylediklerini çeviriyordum kafamda. Bazılarını hiç anlamadım. Belki siz yardım edersiniz bana. Platon’a da “Benimle gel” dedim, ona soracaktım, ama o da Sokrates’le gidince fırsatım olmadı.
Simmias: Hadi, iyice nefeslen de anlat o zaman. Ne konuştu bu kadınla Sokrates?
…
Kriton: Sokrates, ben, Platon ve birkaç gençle birlikte zeytinliklerin arasından geçen bir patikada yürüyorduk. Güneş ortaya durmuş, gölgeler iyice kısalmıştı. Sokrates bir ara durdu, bir zeytin ağacına işaret edip Platon’a sordu: “Ey Platon, şu ağacın altına bakar mısın? Orada yatan, bir yolcu mu, yoksa yolun kendisi mi?”
Platon: Yolcuya benziyor, Sokrates. Ama pek durgun. Belki de yolunu tamamlamış.
Sokrates: Öyleyse ona soralım: Nereden geliyor, nereye gidiyor? Zira “Bir yolcunun değeri, gittiği yerde değil, getirip bıraktıklarında saklıdır” derler.
Sokrates, kadının yanına çömeldi. Kadının gözleri kapalıydı, ama dudakları hafifçe kıpırdıyordu. Bir süre öylece bekledik. Sonra Sokrates “Hanım ana,” dedi “bildin mi beni? Ben Sokrates, senin adın nedir?”
Kadın gözlerini açtı. Baktı, sonra gene dalıp gitti. Sonra tekrar açtı gözlerini, odaklandı. “Bildim, bildim Sokrates. Bilmez miyim! Benim adım…” dedi. “Hak Ana derler, Hakmana. Ama şimdi… şimdi neredeyim ben?”
Sokrates: Bir zeytin ağacının altında. Ama senin asıl yerin neresi, onu soruyorum.
Uzun bir sessizlik oldu.
Hak Ana: Evde olmam gerek. Çocuklar… kaç çocuk? Sayayım. Bir, iki, üç… sekiz doğurdum. İkisi… iki oğlan gitti. Altı kaldı. Dördü kız, ikisi oğlan.
Sokrates: Sekiz çocuk doğurup altısını büyüttün demek. Kim onlar? En büyüğü kim, en küçüğü kim?
Hak Ana: Üçüncü kız hemşire. Dördüncü kız da öyleydi, ama sonra öğretmen oldu. Oğlanların ikisi de öğretmen. Ama ikinci kız… o üniversiteye gitti bitiremedi. En büyüğü hep köyde çalıştı, erken everdi onu kocam. Ölenler bir yaşına bile girmedi…
Sokrates: Demek hepsini okuttun yaşayanların?
Hak Ana: Hayır, okudukları kadar kendileri okudu. Ben nasıl okutayım, param mı var benim?
Sokrates: Kocanın parası yok muydu?
Hak Ana: Vardı. Ama “Bu kadar çocuğu okutacak param yok,” dedi bir gün. En küçüğü okula göndermedi. Bekletti, “Bir sene sonra başlasın” dedi.
Sokrates: Sen ne yaptın?
Hak Ana: Yaşıtlarından geri kalmasın diye gittim kendim yazdırdım okula. Kocam tersledi. “Okuma yazma bilmezsin, nasıl yazdıracaksın” dedi. “Bilmem, ama yazdırırım” dedim.
Sokrates: Peki sonra?
Hak Ana: (Sesi kısık ama kararlıydı) Okullar açıldı, bir gün geçti. İkinci gün, onu alıp okula götürdüm. Müdür “Okullar başladı, kayıtlar bitti” dedi. “Bitmez” dedim. “Fotoğrafı var mı?” dedi. Yoktu. Fotoğrafçıya gittim. Param da yoktu. “Sonra öderim” dedim. Çektirdim okula döndüm. Müdür “Sınıflar doldu” dedi. “Açın” dedim. Açtılar.
Sokrates: Nasıl açtırdın?
Hak Ana: (Hafifçe gülümseyerek) Bağır çağır kavga ettim. “Bu çocuk okuyacak” dedim. Müdür “Sen nesin?” dedi. Dedim ki “Anasıyım.” “Anası olmak yetmez, senin de kimliğin lazım” dedi. “Yetmez mi?” dedim. “Bu çocuğun anası benim, ben yeterim.” Sonra… sonra yazdırdım işte.
Sokrates: Okulun ikinci günüydü yani?
Hak Ana: İkinci gün. Salı günü. İkinci günün ikinci dersinde başladı okula. Sınıfa girince ağladı. Öğretmen “Anne gir,” dedi “bu derste sen de ol.” Girdim. Sıranın ucuna oturdum. Öğretmen tahtaya heceleri yazdı. “ca, ce, cı, ci…” dedi. Ben de söyledim. Öğretmen güldü, ders bitince bana bir hece tablosu verdi. “Bunu çocuğa ezberlet” dedi. Üç günde ezberlettim.
Sokrates: Sen okuma yazma bilir misin?
Hak Ana: İlkokula gitmiştim. Üçüncü sınıfa kadar… şöyle böyle heceleri sökerdim. Ama unutmuştum. Sonra o üç günde… yeniden öğrendim. Çocuğa vermek için. Çocuk… okulun en hızlı sökeni oldu.
Sokrates: Peki sen ne öğrendin?
Hak Ana’nın gözleri yeniden daldı. Sanki içindeki bir şey kayboluyordu. Sonra fısıltıyla: “Ben… ben hece tablosunu öğrendim. Ama sonra unuttum. Şimdi hatırlamıyorum. Sadece o üç gün… o üç gün biliyordum.”
Sokrates: Şimdi sana bir soru soracağım, Hak Ana. Ama önce şunu söyle: sen kendini değerli buluyor musun?
Hak Ana şaşırdı. Gülümsemeye çalıştı ama yapamadı.
Hak Ana: Ben mi? Ben ne yaptım ki? Hiç para kazanmadım. İşe girmedim. Gençken tarlada çalışıp sonra evde oturdum durdum.
Sokrates: Tarlada çalıştın. Evde oturdun. Peki o evde ne yaptın?
Hak Ana: Ne yapayım? Çocuk baktım. Pazara gittim. Perşembe pazarlarına… akşamları, pazarcılar çekilince… en ucuzları bulmak için saatlerce yürüyüp pazar gördüm.
Sokrates: Bunları neden yaptın?
Hak Ana: Aman be Sokrates? Bunları yapmazsan çocuklar nasıl büyür?
Sokrates: Öyleyse sen, çocuklarının aç kalmamasını sağladın. Bu bir değer değil mi?
Hak Ana: (Dalgın dalgın) “Değer” mi? Bilmem. Ben sadece… yaptım.
Sokrates: Şimdi bana şunu söyle: sen sekiz doğurdun. Yaşayanların dördü kız, ikisi oğlan. Bunlardan kaçı bugün başka insanlara bir şey veriyor?
Kadın parmaklarıyla saymaya çalıştı. Ama sayamadı. “Bilmem…” dedi.
Sokrates: Yani senin sayende, çocukların büyüdü iş gördü, etrafa karıştı. Peki çocukların bugün kaç kişiye dokundu, diye soruyorum?
Hak Ana: Ne bileyim! Bilmem… yüzlerce belki.
Sokrates: Yüzlerce mi! Öyleyse sen, yüzlerce insana dokunan bir ağacın köküsün.
Hak Ana: Kök mü? Kök toprağın altında kalır. Kimse görmez onu.
Sokrates: Ama ağaç onun sayesinde ayaktadır. Şimdi sana asıl sorumu sorayım. Hazır mısın?
Hepimiz birden dikkat kesildik. Hak Ana’nın gözleri de Sokrates’e sabitlendi.
Sokrates: Sen, cumhuriyetin ne olduğunu bilir misin?
Hak Ana: Bilirim. “Kimsesizlerin kimsesi” derler.
Sokrates: Peki sen hiç kimsesiz kaldın mı?
Hak Ana: Kaldım tabii. Çocuklar büyüdü başka başka şehirlere gittiler. Kocam her akşam kahveye gitti. Ben çok tek başıma kaldım… Ama o gün okulda… müdür bana “Sen nesin?” dedi. Dedim ki “Anasıyım.” “Anasıyım demek yetmez, kimliğin gerek” dedi. O an… kimsesizdim. Benim param yoktu, çocuğun fotoğrafı yoktu, defteri kalemi yoktu. Ama çocuğum vardı, yanımdaydı.
Sokrates: O zaman sen, kimsesiz olduğun halde, başkalarının kimsesi oldun. Peki cumhuriyet, hiç senin kimsen olmadı mı?
Hak Ana uzun uzun düşündü.
Hak Ana: Bilmem… Okul… okul işte! Okul cumhuriyetin değil mi? Müdür beni kovmadı o gün. Çocuğu aldı. Öğretmen de beni sınıfa aldı. Hece tablosunu verdi…
Sokrates: Öyleyse burada bir karşılıklılık var. Sen cumhuriyete bir şey verdin, cumhuriyet de sana. Ama şimdi şunu düşün: sen cumhuriyete ne verdin? Çocuklar verdin. O çocuklar büyüdü, başka çocuklara bir şeyler verdi. Peki, cumhuriyet sana ne verdi? Bir hece tablosu. Ama o hece tablosunu sen üç günde ezberledin, çocuğuna öğrettin, sonra unuttun. Şimdi o hece tablosu sende yok, ama çocuklarında var. Peki bu durumda, verilenle alınan arasında bir denge var mı?
Hak Ana: (Kaşları çatılmıştı) “Denge” mi? Ben dengeyi bilmem. Hem ben sana hiç yanıt sormadım. Sen niye sorup duruyorsun?
Sokrates: “Yanıt sormamak” mı? Ne güzel dedin Hak Ana! Öyleyse belki de asıl mesele şu: sen, cumhuriyetten bir şey almadın. Sen, cumhuriyet oldun!
Hak Ana: Ben cumhuriyet mi oldum? Senin deli olduğunu söyledilerdi de kızdıydım.
Sokrates: Kızdın mı? Benden önce Aristophanes’i tanıdın demek. Haklı tabii, biraz da deliyimdir ben. Ama deliler de bazen haklı olmaz mı? Baksana, cumhuriyete “kimsesizlerin kimsesi” diyorlar. Sen de “kimsesizlerin kimsesi” olmuşsun. Demek ki, sen de biraz cumhuriyet olmuşsun işte!
Hak Ana: Cumhuriyet mi olmuşum? Cumhuriyet miymişim? Cumhuriyetin nesiymişim? Kimin nesiymişim?
Sokrates: Kimsesizlerin kimsesi…
Hak Ana: Kimi kimseyi bilmem ben! Ölenler öldü. Altı çocuğum var, bir de kocam. Büyük Harpte çocukken süpürge tohumlarından ekmek yapmaya çalışan anam çoktan öldü. Babam da öyle.
Sokrates: O halde sen, cumhuriyetin ne olduğunu yaşadın. Yaşayan cumhuriyet oldun! Ama şimdi soruyorum: cumhuriyet, senin gibi birini, kendisinin bir örneği olarak gördü mü hiç? Yoksa sen, kendisini unutan bir cumhuriyetin içinde, cumhuriyeti mi var ettin?
Hak Ana: Sen hakikaten deliymişsin Sokrates! Cumhuriyeti ben mi var ettim! Mustafa Kemal’i bilmez misin sen?
Sokrates: Binlerce yıl öncesinden bilirim onu! İşte, o da demiş, “Köylü milletin efendisidir” diye. “Efendimiz Hak Analardır” diye. Duymadın mı bu sözünü? Cumhuriyet sen değilsen kim olabilir ki?
Hak Ana’nın gözleri yeniden daldı. Ben su içirmeye çalıştım, içmedi. Öyle, uzun süre durgun kaldı.
Platon: Sokrates, kadın yanıt veremiyor. Belki de sorduğun soru çok ağır.
Sokrates: Soru ağır değil, Platon. Soru, onun nefes alması gibi. Bak, hâlâ nefes alıyor. O halde soru da duruyor. Ama ben şimdi sana, Platon’a, bir şey sorayım. Bu kadının yaşamının değeri nedir?
Platon: Değeri mi? Her insan gibi onun da değeri yapıp ettikleridir tabii ki!
Sokrates: Öyleyse bir insanın değerini, onun yapıp ederek ardında bıraktıklarıyla mı ölçeceğiz?
Platon: Öyle olmalı, Sokrates!
Sokrates: Peki bu kadının ardında bıraktıkları, onun kendisinden daha mı değerli? Yoksa onun kendisi, bıraktıklarından daha mı değerli? Düşün: o, hece tablosunu üç günde ezberledi, sonra unuttu. Ama o üç gün boyunca, o tabloyu ezberlerken, kendisini unuttu. Çünkü kendisini değil, çocuğunu düşünüyordu. Şimdi bu özveri, bir değer midir? Yoksa bu özveri, onun kendi değerini yok sayması mıdır?
Platon: Yani… eğer özveri dediğin kendini feda etmekse, onun değeri kendini feda etmesinde mi saklı, yoksa özveriyle kendini var etmesinde mi? Bilemedim.
Sokrates: Bırak şimdi, özveri (thymia) ile fedanın (thysia) ne olduğunu. Bir harfi binyıllarca konuşup felsefeyi kurban edeceklere fırsat verme! Esas soruyu soralım: sorumuzu cumhuriyete uygulayalım. Cumhuriyet kendisine “kimsesizlerin kimsesi” diyor. Bu, cumhuriyetin kendini feda ettiği anlamına mı gelir? Yoksa cumhuriyetin kendisi, kimsesizleri var ederek mi kimsesizlerin kimsesi olur? Ya da belki de…
Sokrates bir an durdu. Hak Ana’ya baktı. Sonra onun kulağına doğru eğilip fısıldar gibi, ama hepimizin duyacağı sesle konuştu: Hak Ana, dinliyor musun? Sana son bir soru soracağım. Sen, hayatın boyunca hiç para kazanmadın. Ama senin sayende birçok insan bugün para kazanıyor, birçok insan bugün başkalarına bir şey veriyor. Sen, okuma yazma bilmiyordun. Ama senin sayende birçok insan bugün okuma yazma biliyor. Sen kimsesizdin. Ama senin sayende birçok insanın kimsesi var. Şimdi şunu soruyorum: Kimsesizlerin kimsesi olan cumhuriyet nedir? Kimsesizlerin kimsesi olan cumhuriyet, kendi içindeki bir kimsesizin, hiç kimseye muhtaç olmadan yaşamasını mı sağlamalı, yoksa onun da başkalarının kimsesi olmasını mı? Ya da belki de bu iki şey aslında aynı şeydir: bir insan ancak başkasının kimsesi olduğunda, kimsesiz olmaktan çıkar, değil mi?
Hak Ana’nın gözleri açıktı, ama cevap vermedi. Dudakları hafifçe kıpırdadı, ama ses çıkmadı. Sonra gözleri yavaşça kapandı. Nefes alışı düzenliydi ve derinleşiyordu.
Platon: Sokrates, artık yanıt veremiyor kadın. Çok yoruldu.
Sokrates: Yanıt mı? Platon, ben de yanıt sormadım ona. Soru sordum! Cumhuriyeti nasıl büyütüp beslediğini sordum. Cumhuriyetin nasıl büyüyüp beslendiğini sordum. Ve bu soru, şu ağacın altında, bu kadının nefesiyle birlikte duruyor. Belki de cumhuriyet dediğimiz şey, bu sorunun ta kendisi işte! Soru durdukça, cumhuriyet de duracak. Soru biterse, cumhuriyet de bitecek. Şimdi, bu soruyu yanımızda götürelim. Götürelim ki, sonra başkalarına da soralım.
Sokrates kalktı. Bizlere dönüp “Hadi ona yardım edelim” dedi. Zeytin ağacının altındaki Hak Ana’yı yavaşça kaldırıp çok uzaklardaki evine taşıdık. Evine vardığımızda güneş batıya yaslanmış, gölgeler uzamıştı…
Kebes: Sokrates’in dediği gibi Kriton. Bu soruyu başkalarına da soralım.
Simmias: Yanıt sormadan soralım.
***
Tümüyle hayal ürünü bir gerçek olan bu diyalog; kimsesizlerin kimsesi cumhuriyeti besleyip büyüten, cumhuriyet olan bütün Hakmana’lar için kaleme alınmıştır…