Günlük yaşamda iki sıradan sözcük: Liyakat ve denetim

Günlük yaşamda iki sıradan sözcük: Liyakat ve denetim

18.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Isabel Allende’nin ilk romanı “Ruhlar Evi”nde topraklarını “romantik bir kavram” olarak gören, “insanı zengin eden şeyin alım satımdan anlaması” olarak düşünen Esteban Trueba, güçlendikçe palazlanır. Palazlandıkça da kadına, çocuğa, hayvana zalimlik etmeyi normal olarak karşılar. Çünkü o genişlettiği topraklarında kendini parasıyla hâkimiyet kuran yeni bir otorite olarak görmektedir. Gayri meşru çocuklarının sayısını bilmemektedir. Zaten onlar umurunda bile değildir. “Çünkü çocuğum diyecekleri ancak kendi soyadını taşıyanlar olabilir. Diğerleri ise onun gözünde doğmamış gibidir.” Varlığını da iktidarın faşist yanına yüklemiş; hatta vekil olmayı başarmıştır. Yakın çevresine salmış olduğu korku duygusu varlığını, bir anlamda otoritesini güçlendiren bir olgu olarak ortaya çıkar. Gücün kapital ilişkilerle harmanlanan bir tahakküm aracına dönüştüğü toplumlara dair önemli bir haritalanma yapar Allende. Devletle bir adamın kurduğu kirli ilişkiler, sonsuz gücü elinde tutarken özgüvenini katmerler. 

***

Son zamanlarda ülkemizde şiddeti yaratan öznelerin yoksul aile çocukları değil, gücü elinde tutan ailelerin çocukları olduğu gerçeği bize bambaşka bir alan sunuyor. Yoksul aile çocuklarının açlık, fukaralıktan aldığı intikam odağından “sınıf kini”nden ayrılan, bambaşka bir yerdeyiz şimdi. Bir polisin oğluna holigonlarda ateş talimi yaptırılıyor; sonrası on can. Tam altı yıldır kızları için bağıran bir aile var: Gülistan Doku’nun ailesi. Doku’nun tecavüze uğradıktan sonra öldürüldüğü kanıtlanıyor. Faillerden biri valinin oğlu iddiası basına yansıyor. Burada aileler, tıpkı Ruhlar Evi romanının başkahramanı Esteban’da olduğu gibi sınırları bilinemez bir güç zehirlenmesiyle karşı karşıya. Birilerinin çocuğunun açıkça yasalar karşısında korunduğuna, hatta onların “imtiyaz” sahibi olduğuna dönüşen bir kara düzenin içindeyiz. Bunun ardında ise “likayat” ve “denetim” mekanizmalarının içinin boşalması yatıyor. 

***

Mafyanın egemen olduğu toplumlarda haksızlığa uğrayan bireyin hakkını aramak için hukuka başvurmasını engelleyen, susma hakkı olarak nitelendirilen “omerta” kavramı vardır. Birey, mafya tarafından cezalandırılmamak, yaşamını sürdürebilmek için gayri hukuki yola saparak bir anlamda güce boyun eğer. Böylece otorite zor kullanma yeteneğini sonuna kadar kullanmakla meşrulaşır. Şiddet bu sayede legalleşebilen bir unsura dönüşür. Omerta, İtalyanca anlamıyla tam olarak “sessizlik yasası”dır. Ancak bu durum, devletin otoritesinin suç işleyen insanlara dayattığı bir şey olamaz. O zaman toplum bütün dayanağını yitirir; çok geçmeden “sessizlik yasası” derin bir çığlığa dönüşür.   

***

Agatha Christie’nin “Doğu Ekspresinde Cinayet” romanında dedektif Hercule Poirot’nun hikâyesi karşımıza çıkar. Acilen yolculuğa çıkması gereken Poriot, güç bela ve yardımla Şark ekspresine bilet bulur. Böylece yolculuk başlar. Bir süre sonra trenin şiddetli tipi nedeniyle yoluna devam edemeyeceği anlaşılır. Bu arada da bir cinayet işlenir. Tren yola yeniden çıkana kadar cinayetin çözülmesi gerekmektedir. Kimi yolcular, cinayetin izini yok etmek adına yaşlı dedektifin dikkatini başkaca yönlere çekmeye çalışsalar da başarılı olamazlar. Kurban on iki bıçak yarası ile öldürülmüştür. Cinayeti işleyen ise on iki kişidir. Katillerin birbirinin suçunu bilerek kurduğu ortaklık ise aslında toplumsal yaşamda büyük bir karşılık bulur: Suçun ustaca örtbas edilmeye çalışılmasındaki sessiz dayanışma! Toplumların korkuyla gücün ve dolayısıyla maddiyatın karşısında sessizliğe bürünmesi yeni değildir. Ancak bu uzlaşının uzun sürdüğü görülmemiştir.   

***

Yok etme zevkinin verdiği tahribatı bilgelikle aşabilecek bir dünyayı kurmak için önce özgürleşme sorununu ele almaktan başkaca çıkış yolu şimdilik görünmüyor! Bunun için reçete belli. Eğitimde kini değil nesnelliği ve bilimi öne almak, adaleti sağlayarak toplumun her kesimine eşitlikçi bir anlayışı tanımak, devlet içinde güç odakları olmaya çalışanları tasfiye etmek, cezasızlıktan arınmak, geleceğe sağlam bakan, umutlu nesilleri yaratmak, otoriteyi tahakküm aracı olmaktan çıkararak insani olanı taşımak. 

***

Peki bu mümkün olabilecek mi?