Çok kıymetli gazeteci-yazar Adnan Gerger ağabeyimin geçtiğimiz günlerde gazetemizin yayınlarından “Önce Cumhuriyet” kitabı çıktı. Çalışmada, “Cumhuriyet” gazetesinin kuruluş öyküsü ayrıntılandırılıyor; geçmişten günümüze geçirdiği dönemeçler anlatılıyor. Hep göz önünde bir gazete de olunca içeriden ve dışarıdan yıkmak isteyenlerin, egemenlik kurmaya yeltenenlerin de mercek altına alındığı bir tarihselliğe dönüşüyor Gerger’in giriş yazısı. Ardından da “Cumhuriyet” okurlarının kendi gazetelerini yorumladığı özel yazılar karşımıza çıkıyor.
***
Gazetemizin öyküsü, kurucumuz Yunus Nadi’nin, otuz iki yaşında Osmanlı Meclisi Mebusan’ına milletvekili olarak girmesiyle; ardından da 1918 yılında sansür ve baskının kol gezdiği bir ortamda ulusal direniş hareketini de destekleyerek “Yeni Gün” gazetesini çıkarmasıyla başlar. Bu durumdan rahatsız işgal kuvvetleri Yunus Nadi’yi tutuklamak için “Yeni Gün”ü basar. Yunus Nadi gizlice Anadolu’ya geçerek Mustafa Kemal’le buluşur. Böylece 9 Ağustos 1920’de Ankara’da çıkar “Yeni Gün” yeniden. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da Mustafa Kemal, Yunus Nadi’yi yanına çağırarak “Benim Hakimiyet-i Milliye ve senin Yeni Gün, görevlerini hakkıyla yerine getirdi. Şimdi İstanbul’da Babiali’nin göbeğinde Cumhuriyet düşmanlarına ve hilafet yanlılarına karşı mücadele verecek bir gazete çıkartalım, adını da Cumhuriyet koyalım!” der. Böylece adını Mustafa Kemal’in koyduğu gazetemiz her ne kadar ilk sayısını 29 Ekim 1923’te çıkarmak istese de bir dizi olanaksızlık, karşısına dağ gibi serilir. Sonunda 7 Mayıs 1924’te okurla buluşur. “Cumhuriyet”, bu nedenle Mustafa Kemal’in Cumhuryet düşmanlarına karşı ülkeyi savunma görevini her zaman kalbinde bir mühür gibi taşır. Bu bir bakıma ona verilmiş bir namus sözüdür.
***
Okuruyla, yazarıyla hepimizin “Cumhuriyet” algısı kendi yaşamından derinlikli bir parça içerir. Çünkü gazetemizin tarihi ülkemizin tarihidir. Benim Cumhuriyet öyküm; ülke 12 Eylül’e koşar adım ilerlerken orta halli bir evde dünyaya gelmemle başlar. Hâlâ yurdum Ankara’dır. Belki de bu nedenle bilincime başkentin coşkun dönemlerinin Aydınlanma düşüncesi karışmıştır. Denizi aradığım da olmuştur ama hep bozkıra âşık kaldım. Suyuna, havasına, toprağına... Çocukluğum 12 Eylül paşalarına boyun eğmemek adına “Cumhuriyet” okuru olmayı yüreğinde taşıyan geniş bir ailede geçti. Devir değişti ama gazetenin anlamı bende değişmedi!
***
Biraz gözümü açtığımda “Cumhuriyet”te çalışmanın onurunu taşıyan gazetecileri tanıdım. Babamın arkadaşlarıydı çoğu. Akşamları kurulan uzun, beyaz örtülü masalarda yapılan siyasi tartışmalara kulak misafiri oldum. Kimi zaman canım sıkıldı, kâğıt peçetelere resim çiziktirdim. Kimi zaman bebeğimle oynadım. Ama hoyrat zamanlarda inadına gülümseyen o aydınlık yüzleri hiç unutmadım. Derken günün birinde babam İnkılap Sokak’ta muayenehane açtı. Uzun uğraşlar sonunda kiraladığı yeri Uğur Mumcu salık vermişti. Hatta orası Mumcu’nun ilk avukatlık yazıhanesiydi. En önemlisi muayenehanenin yanı “Cumhuriyet” gazetesinin Ankara bürosuydu. Akşamları “Cumhuriyet”ten çıkan kimi gazeteciler babamın muayenehanesine gelirdi. Ankara’nın keçisinin, armudunun değil gazetecisinin ve edebiyatçısının meşhur olduğu zamanlardı. Ülke henüz bir çöl rüzgârının esiri olmamıştı!
***
Lise son sınıftaydım. Bir pazar sabahı Uğur Mumcu öldürüldü. İlk defa kendi kuşağımla sokakta buluştum. Bu ülkede Cumhuriyetin tamamlanamamış bir proje olduğu fikri zihnime iyiden iyiye kazındı. Demokrasi ve laikliği kendi konforu için unutturmaya çalışan kesimlerin sahtekârlığına öfkem arttı. Çok değil altı ay sonra bu defa Sıvas’ta, “Laiklik Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” diye kendinden geçip ortaçağ karanlığının tapusunu elinde tutan güruh babam Behçet Aysan’ı ve arkadaşlarını öldürdü. O yaz otuz üç cenazeyi yalnızca toprağa değil kalbime gömdüm. “Cumhuriyet” ise buna hiç yabancı değildi. Yazarları defalarca yargılanmış, işkence görmüştü. Hatta Cavit Orhan Tütengil’den Kışlalı’ya kadar şehit edilmişti. Bu nedenle her defasında kapısından içeri evim gibi girdim.
***
Bugün “Cumhuriyet” gazetesi onurunu koruyarak yoluna devam ederken ona çelme takmaya çalışanların yalnızca yüzleri değişiyor; zihniyetleri değişmiyor. Bu isimsiz odaklar kimi zaman demokrasi düşmanları, haberlerle ayağına basılan karanlık çeteler ya da “cumhuriyetçi” görünüp “Cumhuriyet”i içselleştirememişler oluyor. Bu despotluk devrinde, ahlaksız ticaretin, ilkesiz siyasetin, niteliksiz eğitimin, emeksiz zenginliğin, vicdansız hazzın, insaniyetsiz bilimin, gösterişe bulanmış ibadetin, hukuksuz adaletin olduğu yapıya karşı duran son kalelerden birinde, yine de umudu korumak gerektiğini biliyorum. Ve Âşık Hüseyin’in dizesi söylüyorum durmadan:
“Buna dünya derler hepisi geçer; hangi günü gördün akşam olmamış!”