Maden işçileri ve umut

Maden işçileri ve umut

02.05.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Ülkemizde maden ocağı ile ilintili ilk öykü Nahit Sırrı Örik’in 1929 yılında yayımlanan “Kırmızı ve Siyah” adındaki öykü kitabında yer alır. Cemil, Zonguldak’ta maden ocağında çalışan bir mühendistir, evlidir. İşletme müdürünün eşi Madam Harden’e âşık olur. Örik, öykü kişisi Cemil’in taşıdığı duyguları “mağlubiyet” ve “zafer” üzerinden ele alır. Gerçekten de genç adam aşka yenilecek ve Madam Harden’e teslim olacaktır. Ancak Cemil’in eşi Nedime ve Madam Harden arasındaki kıskançlık ilişkisi esere bambaşka bir boyut getirecektir. Maden işçilerini dolaylı da olsa anlatan, ancak sınıf çatışmasını olduğu gibi veren ilk roman ise Reşat Enis’in 1939 yılında yayımladığı “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın” eseridir. Romanın başkahramanı Yıldız kendi gibi işçi olan Osman ile evlidir. Osman, daha önceleri Zonguldak maden ocaklarında çalışmıştır: “O delikanlılığını maden ocaklarında çürütmüştü. Bu, onun için, şimdikinden de ıstıraplı bir yaşayış olmuştu. Şehirden uzak, dağ başlarındaki ocaklar, orta devirlerin prangalı, çarmıhlı engizisyon zindanlarından korkunçtu.” Günün birinde kaza sonucunda kör olur. Eşi Yıldız’ın ise evi geçindirmek için fabrika sahibinin metresi olmak dışında bir çıkışı kalmamıştır. Reşat Enis’in bu eseri Nâzım Hikmet tarafından, “Türk edebiyatının temel taşı” olarak nitelendirilir.

*

İnsanlık kadar eski madencilik tarihinin gerekleri yerine getirilmediğinde; kazaların toplu ölümlere uzandığını yakın tarihimizden biliyoruz. Kömür tozu patlamasından göçüğe, grizu patlamasından yangınlara, su baskınlarından şev kaymalarına uzanan geniş bir kaza yelpazesi karşımıza en trajik haliyle çıkıyor hep. Ülkemizde 1983’te Zonguldak’ta meydana gelen grizu patlaması sonucunda 103 kişi, 1992’deki Kozlu faciasında 116 kişi, 2004’te Kastamonu Küre’de 19 kişi, 2011’de Elbistan’da 10 kişi, 2014’te Soma’da 301 kişi, 2016 Ermenek’te 19 kişi vefat etti. Bunlar maden kazalarının sayıca yüksek ölümleri... Her birinin ardından yas ile öfke sarkacımız ise toplumda derin iz bıraktı. Ermenek faciasında suyun çalışma alanına dolması sonucu madenci oğlunu kaybeden ananın, “Oğlum yüzme bilmez ki...” feryadı hâlâ içimizde bir yara olarak kanıyor.

*

Öte yandan madencilerin sendikal örgütlenmeleri geç kalmış bir tarihin alınyazısı gibi. İlk olarak madenciler, 1961 yılındaki İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin düzenlediği mitingde yer aldılar. Mitinge yüz bin civarında işçi katıldı. Bu miting 1965’teki Kozlu’da başlayan madenci eyleminin de bir bakıma dayanağını oluşturdu. Ereğli Kömür İşletmesi’nde primlerin dağıtılmasında mühendislerin kollanmasına karşı işçiler harekete geçti. Ne yazık ki eylemde iki işçi vurularak hayatını kaybetti. 1990’da dünya tarihine geçecek büyük madenci yürüyüşünün başlangıç noktasında ise 89 seçimlerinde ANAP iktidarının belini doğrultamaması yatıyordu. Ülkeye yayılan “bahar eylemleri”nden madenciler de etkilenmişti. Dahası Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) işçisinin 600 bin lira, TTK genel müdürünün ise 6 milyon lira aldığı ücret uçurumuna yüksek sesle itirazlar yöneltilmişti. Ücretleri, asgari ücretin altında kalan işçilerin canına tak etmiş; en sonunda Zonguldak’tan Ankara’ya doğru yönelmiş; bu eylemi Bakanlar Kurulu “kanunsuz” diyerek engellemek istese de binlerce işçi sabaha karşı ellerinde yiyecek torbalarıyla sendika önüne yığılmıştı. Kilometrelerce uzunluktaki işçiler, Amasra, Ulus, Devrek ve Çaycuma’dan gelenlerle yüz bini aşmış, birçok ilden gelen ilaç, yiyecek, battaniye ile müthiş bir dayanışma sergilenmişti.

*

Bu dönemde çok sayıda aydın ve sanatçı büyük madenci yürüyüşüne destek verdi. Oradaki yürüyüşe katılanlardan biri de yazar dostlarıyla babam şair Behçet Aysan’dı. Bütün ülkenin tek bir yürekle destek verdiği bir başka madenci eylemi ise geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Doruk Madencilik çalışanları aylardır ücretlerini ödemeyen işletme sahibine karşı bayrak açtı. Aç kaldılar, gözaltına alındılar. Ama sonunda haklarını almayı başardılar.

*

Yıldırım Koç, iki yıl kadar önce Cumhuriyet Yayınları’ndan çıkan “Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi” adlı çok değerli çalışmasında Osmanlı dönemindeki çok oturmamış işçi sınıfından ve çalışma koşullarına, 1908-18 dönemindeki ilk örgütlenme ve eylemlere, 1919 sonrasındaki örgütlenme anlayışına değiniyor; ardından da 1945’e kadar dönemi işçi örgütleri ve sosyalistler ve CHP üzerinden yorumluyor. Soğuk Savaş dönemindeki işçi sınıfının durumundan 1961 sonrasındaki kapitalizmin altın çağında yükselen sendika örgütlenmelerine, DİSK’teki yönetim değişikliği sonrasında siyasal sendikacılığın gelişmesine, 1980 sonrasında sendikaların asker yönetiminde kapatılmasına, 1983 sonrasında artan çatlak seslerin sermayeye karşı sınıf mücadelesine girmesine, 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrasındaki tek kutuplu dünyada yeni mücadele koşullarına, son olarak da 2002 sonrasındaki AKP iktidarındaki işçi sınıfının durumuna ayrıntılı değiniyor. Kitabın son bölümü bir anlamda bugün işçi sınıfının mücadelesindeki çıkışsızlığın temel gerekçelerini sorguluyor. Ülkemizde işçilerin sendikalara neden üye olmadığının ardında yatan bu nedenlerin başını Koç’a göre ekonomik bir planlama hatası çekiyor: “Sendikada örgütlenmek yerine işçilerin büyük çoğunluğu 2002 sonrasında düşük faizli kredi kartını ve tüketici kredisini tercih etti.” Gerçekten de bu sayede işçiler bir dönem günü kurtardı. Ancak şimdilerde ekonomideki tıkanma herkesi olduğu gibi onları da nefessiz bıraktı. Bir diğer gerekçe ise sendika faaliyetlerine katılan işçilerin işten atılmaları.

Hatta Anadolu’nun kimi yerlerindeki işverenler kara liste uygulamasına giderek çok sayıda işçinin işsizliğini sürekli kıldı. İşçiler yargılamaya ise tam olarak gidemedi. Büyük yargılama giderlerinin altında hemen hepsi ezildi. Öte yandan kaçak işçi tehditi bu çaresizliği ucuz işgücüyle katmerledi. Üstüne bir de kimi sendikaların iktidarla uzlaşmacı bir çizgi sergilemesi güveni sarstı. Ülkedeki sol bölündükçe ve dönem dönem zayıflama eğilimi içine girdikçe de işçi sınıfı gündemden koptu. Bütün bunların başlangıcı ise 12 Eylül sonrasında sendikal faaliyetlere ara verilmesiydi şüphesiz.

 *

Dün gazetemiz yazarı Zülâl Kalkandelen, “Bu düzen değişecek” başlıklı yazısında Doruk Madencilikte yaşanan kriz sonrasındaki büyük işçi sendikalarının durumunu ayrıntılı bir biçimde ele aldı. Bugün küresel kapitalizm daha da derinleşen bir sınıfsal ayrım yaratırken sarı sendikacılıkla hayatlarını sürdürenleri mercek altına almak gerekiyor.

 *

Bundan tam 123 yıl önce Paris’te bir sonbahar günü... Cenaze töreninde binler ömrünü sözcüklere adamış bir yazarın ardından gür sesle haykırıyor: Germinal. Zola, maden işçilerinin özgürlük savaşımını, sermayeyle çatışmasını anlatan bir başyapıt bırakmış ardında. Roman kişisi Etienne, yeni geldiği kasabada üç kuruş para kazanmak uğruna maden ocağına inmiş, öfkesiyle, eşitsizliklere karşı sesini yükseltmesiyle tanınmış. İşler bir noktadan sonra çatallaşacak, grev bastırılacak, Etienne de valizini toplamak zorunda kalacak. Ama arkasında umudu bırakacak. Bir gün gür sesin yeniden yükseleceğine inanç herkesin kalbinde filizlenecek. Çünkü Germinal aynı zamanda Fransızca tohum demek. Binlerce insan bir yazarın cenaze töreninde romanından yola çıkarak “tohum” diye sesleniyor; direniş tohumunu ektiği için minnet duygularını dile getiriyor.

*

Bizim bu kadar faciaların ortasında yazarlık hüneriyle toprağa daha çok “Germinal” serpeceklere ihtiyacımız var!