Ertan Kılcıgil

12 Eylül’e Devam!

14 Kasım 2013 Perşembe

2547 sayılı YÖK Yasası 12 Eylül 1980 cuntasının eseridir. 6 Kasım 1981 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan bu yasanın o zamanlar ilgili 5-i maddesine göre de üniversite öğrencilerine “öğrenim süresi boyunca zorunlu seçmeli” olarak güzel sanatlar (resim-müzik) ve beden eğitimi dersleri konulmuştu. Amaç, gençleri sözüm ona kötü alışkanlıklardan kurtarmak ve sağlıklı yapmaktı. Oysa hem de “kızlı erkekli” (!) haftalık bir saatlik derslerle ne bu amaç gerçekleşebilirdi ne de uygulanabilirdi. O zamanlar toplam on yedi fakülte ve yüksekokulu olan Ankara Üniversitesi’nde yaklaşık yirmi beş bin civarında olan öğrencilere üç spor salonunda ders yaptırmaya mahkûm edilmiştik. Amaç aslında tüm gençleri sözde “depolitize” etmekti. Hoş haftada bir saatlik derslerle değil ama zaten cunta başka yasalarla amacına ulaşıyordu. 12 Eylül cuntası; miting alanı gibi olan spor salonunda beden eğitimi dersinin yapılamayacağını bile düşünememişti. Çözümü teori dersi yapalım diye bulduk. Beden eğitimini anfilerde yapmaya başladık. Bu teori dersler yüzünden “ders notları ideolojik ve yaşayan Türkçe konuşulmuyor” gerekçesiyle (ne demekse) üniversiteden atıldım, mahkeme kararıyla tekrar üniversiteme geri döndüm. 1991’de yasada değişiklik yapıldı, “öğrenim süresi boyunca zorunlu seçmeli” olan bu dersler, “bir yıl zorunlu seçmeli”ye döndü. Bu da çözüm olmadı. Daha sonra “zorunlu olmayan seçmeli”ye döndürülünce ders seçen öğrenci kalmadı, spor salonları spor yapılabilecek kişi sayısına kavuştu.
Golfçü Tiger Woods İstanbul’a geldi, trafiği felç etti. Çünkü Boğaziçi Köprüsü tek yönlü kapatıldı ve üstünden on atış yaptı. Yüz milyon dolar yıllık geliri varmış. En “tap”mış. Baktım bizim medya da o’na tapmış. Üstü açık iki otobüs dolusu basın mensubu vuruş fotoğrafı çekmek için konuşlanmışlar. Vatandaş yoğun trafiğe isyan etmiş. Bazı kanallar da bu vuruşları canlı yayınlamışlar. Amaç; Türkiye’yi tanıtmak ve golf sporunu yaygınlaştırmakmış.
Sporun ve branşlarının yaygınlaşması yalnızca kapitalizmin dünya çapında yayılmasına indirgenmese de kapitalizmle bağlantılı olduğu da dışlanamaz. Çünkü spor kulüpleri veya taraftar dernekleri, profesyonel sporcular, spor malzemeleri yapan ticari şirketler, imalatçılar, sporcular, destekçiler, spor medyası, reklamcılar, sponsorlar, çeşitli acentalar ve hükümetler; sporun maddi olarak ayakta tutulmasına ve sömürülmesine derinden bulaşmışlardır. Yaşamın “kirli gerçeklerini” örtmek isteyen yöneticilerin sundukları pastadır. En kötü tanıtımıyla zirve yapan ve hafızalardan silinmeyen “Gezi” olaylarıyla dünyaya tanınmayı sözde kabul etmeyip gerekli hassasiyeti eylemcilere gösteremeyen yöneticiler, Woods’la Türkiye’yi tanıtacaklarını zannetmişlerdir. Golf pahalı bir spordur. Tesisin en fazla olduğu Antalya’ya tatil için bile gidemeyenler, golf için gidebilirler mi? Tenis önceden pahalı bir spordu. Çünkü kort sayısı azdı, üyelik aidatı çoktu. Ne zaman sitelerin içine kortlar yapılmaya başlandı, tenis sporuna yönelim de arttı. Bir yeşil alan düşmanlığıdır gidiyor. Nerde bir boş arazi var, hemen AVM yapılıyor. Golf için arazi ve yeşil alan nerde bulunacak? Yazar kadrosu, ekibi ve teknik malzemeleri olmadan bir gazete veya televizyon kanalı kurmaya kalkışmak neyse, salonu olmadan beden eğitimi dersi yaptırmayla; tesisi, eğiticisi ve malzemeleri olmayan bir spor branşına da koş gel demek aynıdır. Buz pisti olmadan patenci yetiştirmenin olası olmadığını bir türlü anlayamadık, öğrenemedik ama çözüm buluruz, gelenlere golf yaptıramazsak teorisini veririz olur biter (!).  


Yazarın Son Yazıları

Yanal’ın Promete’si 23 Ağustos 2014
Hukuk ve Spor 7 Mart 2014
Otorite 9 Ocak 2014
Spor ve Demokrasi 5 Ocak 2014
Satranç Üzerine! 20 Aralık 2013
12 Eylül’e Devam! 14 Kasım 2013