Doğu uzaktır her zaman. İçinde yaşasanız da yakınında olsanız da sizi hep başka diyarlara taşır. Durduğunuz yerin de ötesine geçersiniz düşte, düşüncede. İşte o anda bir sonsuzluk duygusu sarar sizi.
Hayali bir ülke özlemindense, sizi size anlatan bir yerin gerçeğine döndürür sizi doğu. Hatta bazıları durduğu yerin doğusu neresi ise ilkin oraya bakar. Çünkü doğu, yalnızca haritada gösterilen bir yön değil, insanın içinde taşıdığı, kimi zaman özlemle kimi zaman hüzünle yokladığı bir bellek yarığıdır.
Doğunun benim bahsettiğim yeryüzü koordinatlarını karşılayan bölgesinin kişiye göre adı değişse de benim doğu ile kastettiğim bölge belli ve şunca yıl dünyanın ve ülkemin dört bir yanını gezen biri olarak, içinden çıktığım o Doğu ile yaşadığım zamanın Doğu’su arasında bugün örtük bir yalnızlık, bir sarih kopuş, bir anlayamama durumu ve uzaklığın olduğunu gözlemliyorum; dahası bir de “günah”ın...
Geçenlerde kahvede söze durduğumuz Ercişlinin bana söylediği: “Barbarlar ellerini çeksin üzerimizden, biz bir arada yaşamasını biliriz” sözü, nasıl bir Doğu’da yaşadığımızı tekrar hatırlattı bana.
Bu nasıl bir yüzleşmeydi? Tanıma mı, keşif mi, hatırlama mı, öğrenme mi yoksa o sıraladıklarımıza gerçekçi bir tanıklık mı?
Ercişlinin bana ikinci sözü şuydu:
“Misafirim ol, bu gece bende kal, koyun kesip ağırlayayım seni. Kürtlerin nasıl misafirperver olduklarını görsün el âlem.”
Sözü inciden de zarif olan bu adam, bir burukluk, bir o kadar da öfke taşıyordu.
İkram ettikleri çayı, onların usulüyle (kıtlama) içerken: “Siz de Doğulusunuz anlaşılan, neresindensiniz?” sorusu, belki de bir buluşma noktasıydı. Elli yıl gibi uzun bir süredir Batı’da yaşamış birinin Doğuluya has ritüeli gözden kaçmıyordu demek ki.
Ama içimdeki uzaklık ve o kaygıya benzer duygu, Doğu’yu anlamamaktan değildi; Doğuluları birbirine düşürme çabasındandı. “Eğitimsiz, cahil, yoksul” olarak nitelendirilen Doğulu ne aymaz ne duyarsızdı. İnsandı; bilen, anlayan, gören, kavrayandı; “Barbarlar ellerini çeksin üzerimizden” diyebilendi.
Kahvede duyduğum o söz, devletin ve siyasetin kalın perdesinin arkasında kalmış sade bir hakikati getirip önüme koymuştu adeta. Davetkârdı. İncelikli ve zarif olan yanı da buydu bence!
Bir diğeri: “Ne istediğini söyle bize, yardımcı olalım” derken; bendeki muammayı da çözmek istiyordu sanki.
Bir Batılı gibi konuşmak yerine, tanıdık birinden dem vurarak söze başladım:
“Ali Saraçoğlu’nu tanırsınız, benim de ağabeyim olur. Onun yurduna gelmişken Emrah’ı da yâd edeyim istedim, gidip mezarını görmek istiyorum.”
Susup birbirlerine bakmışlardı.
Daha girişken ve atak olanı: “Yani Ercişli Emrah’ın peşindesin anlaşılan.”
Bir diğeri: “Ali Bey iyi bildiğimiz biridir, buranın namlı ailesindendir.”
Doğu’ya dışarıdan yaklaştıkça, içindeki Doğu’yu görüyordunuz. El veren, dinleyen, yardımsever, misafirperver... Bırakılmışlığından yakınmasa da ötelenmişliğine öfkelenen...
Giderem Van’a doğru
Van’da geçen iki günüm bana Doğu’nun ışığını bir kez daha gösterdi. İnsanın masumiyetini, bekleyen halini, paylaşımcı ruhunu, bir verirseniz bin alabileceğiniz gerçeğini…
Orada, çoğumuz için bilinmeyen bir Doğu duruyordu. Gitmeyi seçtiğinizde kendisini nasıl keşfedeceğinizi de anlatan Doğu.
Yaşanan şiddet ortamının insanları yorduğunu rahatlıkla anlıyordunuz. Burada herkes farkındaydı ki büyük bir el bir şeyleri tezgâhlıyor, insanları birbirine düşürmeye çalışıyordu.
Şu da bir gerçekti ki; Doğulular sadece bunların farkında olduklarının anlaşılmasını değil, Doğu’nun kendi gerçeklerinin de anlaşılmasını istiyordu. “Neden”, “niçin” sorularını verebilecek birileri için bekliyordu.
Geri bırakılmışlığın bedeli miydi ödenen?
Peki, neden? Eğitimsizlik, yoksulluk, cehalet, işsizlik... Peki, niçin?
Bu sorulara doğru yanıt veremediğimiz sürece Doğu’yu anlamak zordur.
Burada kendi başına yaşayan, her türlü umarsızlığa, korku ve şiddete rağmen hayatın akış ritmini bozmayan, çarşıları, pazarları dolduran halk; kimliği üzerinden kurulan siyaseti reddediyordu.
“Bırakın inancımı, dilimi, kimliğimi; onlar bana ait. Siz devletseniz eğer, bana aş, iş, ekmek verin” diyor gibiydi.
Doğu’nun kendi içindeki Doğu’su, ötekine benzememeyi de anlatıyordu bir yandan.
Gelinen yerdeki nispi özgürlükler ortamında insanın dilini konuşması, yazması, bu alanda üretmesi kültürel kimliğini ortaya çıkardığı gibi; bir arada olmanın nasıl bir zenginlik olduğunu da anlatıyordu aslında.
Kısacası, bu ülkenin renklerine, kültürel çeşitliliğine kıyarak yol almanın nasıl bir kan kaybı yaşattığını Doğu’ya bakarak anlayabiliyordunuz.
Öyle değil midir zaten? Bir dili işitmek, bir yemeğin kokusunu almak, bir yapının taşına bakmak; aynı toprağın kaç ayrı sesle konuştuğunu hatırlatmaz mı insana?
Sofrada yediğimiz birçok yemeğin Ermeni mutfağından geldiğini bilmeniz bir yandan, ötedeki Akdamar Adası’ndaki kiliseyi inşa eden estetik bilincin kentin bugünkü dokusuna yansımalarının sınırlandırılmış olması diğer yandan sorgulatıyor insanı ister istemez. MS 915-921 yıllarında inşa edilen bu yapıdaki mimari aklın gerisine düşmüş olmak, bir Doğu acısı yaratmaz mı sizde de?
Şu bir gerçek ki; siz Doğu’ya nasıl bakarsanız bakın, Doğu kendinden taviz vermez. Ne ise öyle anlatır kendini. Açıktır, saydamdır. Saflık ruhunda vardır; Batı’nın ikiyüzlülüğü, kibri, yalanı Doğu’da yoktur.
Doğu, size sizi anlatır.
Savaş çığırtkanlığı yapanların kibrini, yoz siyasetin ne tür bir nedamet içinde olduğunu bilir. Korku ve şiddetle üzerine gelenlere karşı susar.
Belki de Doğu’nun en büyük zaafı susmaktır. İsyan ruhu bastırılmıştır hep.
Doğu yıkıcı değil, kurucu olmuştur hep. Bunu Van’ı, Bitlis’i, Tuşba’yı, Muradiye’yi, Erciş’i, Adilcevaz’ı, Ahlat’ı, Tatvan’ı, Gevaş’ı, Edremit’i gezerken gördüklerimden çıkardığımı da söyleyebilirim.
Doğu’nun zenginliği, Batı’nın yoksulluğunu; Batı’nın zenginliği ise Doğu’nun yoksulluğunu anlatır hep.
21. yüzyılda bu daha da belirginleştiğine göre, Doğu’ya her adımda şu soruyu sormaz mıyız? Doğu neden kaderci, geri bırakılmış ve çoğu şeyden yoksun?
Batılı efendiler istediği için mi, yoksa ülke siyasetine yön verenlerin basiretsizliği yüzünden mi?
Ülkenin yüzyıllardır süregelen “Doğu Sorunu”nu bugün “etnisite” sorununa dönüştüren ne?
Sanırım bu sorunun en açık yanıtını almak için Doğu’ya yapacağınız bir yolculuk fazlasıyla yeterli olacaktır. Çünkü Doğu’yu anlamak, biraz da kendi ülkenin aynasına eğilip orada sakladığın yüzü görmeyi göze almaktır.