Sait Maden’i hatırlamak...
Feridun Andaç
Son Köşe Yazıları

Sait Maden’i hatırlamak...

08.05.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Yaratıcı düşünceyi besleyenin ne olduğu, Sait Maden’le konuşmalarımızda sıklıkla öne çıkan bir konudur. Sözü kendi şiirine getirdiğimizde, beslendiği kaynaklardan bahseder, yaşamındaki çeşitlilikten yalın bir biçimde bahsederdi.

Hayata, sanata ve yaratıcılığa karşı bilgece duruşu, derin bir bakışı vardı. Kendini salt bir işin/uğraşın insanı olarak görmezdi. Resim, grafik, tasarım, edebiyat... diye sıralamaya başladığımda; “bunların hepsi” der, hatta bazı eklemeler de yapardı. Bunların içinde hattatlığından bahçe kültürüne, yemek yapmaktan ağaçlara kadar birçok şey yer alırdı.

Onun masasında sanat, birbirinden ayrılmış disiplinler değil; aynı kaynaktan beslenen, birbirini çoğaltan yaratıcı uğraşlardı.

Ben de onun yaratıcı dünyasına hep o perspektiften bakmışımdır ve onu, tanıdığım 19 yaşımdan son nefesine kadar geçen zaman diliminde hep örnek alınacak bir usta olarak görmüşümdür. Yol gösteren, hatırlatan, sevdiren, büyük bir usta...

Sait Maden’in dünyasında tasarım her şeydi. Harfler, kâğıtlar, kalemler, renkler... Ve çizgilerle oluşan bir dünya gerçeklik...

Onun karşıma çıkması ilkin bir şiirle olmuştu: Lorca’nın “Atlının Türküsü” idi bu şiir ve Lorca’nın sesini sevmiştim. Duyarlığı etkileyiciydi. Bunu bize ezberinden okuyan resim öğretmenimiz Fuat İğdebeli’nin, Maden’in akademiden sınıf arkadaşı olduğunu çok sonraları öğrenecektim. İğdebeli Hoca, ketum biriydi. Bazı şeyleri bizim kendi başımıza keşfetmemizi isterdi.

Derken ben de bir gün, Lorca’nın izini sürerken Erzurum’da, Kitap Sarayı’nda o yeşil kapaklı kitabı buldum: Çingene Türküleri - Ignacio Sanchez Mejias’a Ağıt*

O gün, kitabı elimde bir akkor gibi tuttuğumu hatırlıyorum ve Sait Maden adının iyice belleğime kazındığını...

“Uyurgezer Türkü”ye geldiğimde nutkumun tutulduğunu söyleyebilirim. Hatta “Kara Acı Türküsü”nde iyiden iyiye Türkçenin tınısının derinliğini hissettiğimi..

O gün anladım ki bazı adlar kitap kapağında yalnız bir çevirmenin imzası olarak durmaz; insanın şiirle kuracağı uzun arkadaşlığın da ilk işareti olur.

Doğduğum o kentten ayrılmadan önce, gene ansızın karşıma çıkan Pablo Neruda’nın 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı** adlı kitabesi bir duygu kitabesi gibi durmuştu karşımda. O günlerde Melih Cevdet Anday’ın Göçebe Denizin Üstünde’siyle birlikte bu üç şair, yan yana geziniyordu çantamda...

Neruda’nın şu dizeleriyle kitabı açarken bu tınının duyarlığının etkisindeydim:

“Issız bir tünel oldum. Kuşlar kaçardı benden

ve yaman salgınıyla gece kaplardı beni.

Seni bir silah gibi dövdüm yaşamak için,

yayıma ok gibi hem, sapanıma taş gibi.”

Peki, Anday’ın sesiyle buluşan neydi sahi?

“Koştum geldi ta sınırına değin.

Burdan ötesi suskunluk, zaman

Ve gözlerin. Delilik denizlerim benim.

Yitişimin inatçı gömütleri.”

Sait Maden’in bu buluşturan yanını, onunla karşılaştığım o genç yaşımda öğrenecektim. Ankara Caddesi, Ankara Han, 4. Kat, 404 numarayı ezberime kazımıştım. Gidip onu orada bulduğumda, sanki beni beklediği hissine kapılmıştım ve gittiğimde de o ince gülümseyişiyle karşılanmıştım. Pencere kenarındaki masasının tam karşısındaki deri koltuğa oturmamı istemiş, derdine deva arayan birini karşılayan hekim gibi sessizce söze başlamıştı. Soru değildi sordukları, dilinden dökülenler sanki şifa veren birinin bakışı ve sözleriydi...

“Sözünüz beni buraya taşıdı” diyebilmiştim. Yüzünde beliren gene o ince gülümseyişiyle; “Ben de bu yaşlarda sizin gibiydim, sözün ardından gitmek insana iyi gelir” demişti. Bilgece bir yanı vardı. Bunu da o mekâna gide gele öğrenecektim. Bir dervişin dergâhına hep sağlam ve düzgün odunlar taşımak isteyen bir genç gibiydim. O da bunu sezinlemişçesine bana kapısını açmıştı. Dahası elimden tutup çıraklığın nasıl bir şey olabileceğini öğretmişti. Sait Maden’in gençlere açtığı kapı, yalnız bir ustanın cömertliği değil, sanatı paylaşmayı da bilen inceliğiydi.

Gün geldi yol arkadaşı olduk. Doğaya çıktık birlikte, bununla da yetinmedik, uzun uzun sohbetlere daldık. Aynı tabaktan yemek yedik, ekmeği bölüştük. Sözün sükûnunda yol aldık uzun saatlerce. Ve sözümüz gelip şiirine dayandığında, birbirimize suskunluğumuzla söz vermiştik sanki!

2012 Mart’ında, şöyle bir söz birliği yapmıştık: Her cuma Sirkeci Gar Lokantası’nda 13.00’te buluşup söyleşecektik. Son buluşmamız 8 Şubat 2013’te Gazeteciler Cemiyeti Lokali’ndeydi. Her buluşmadaki anlattıkları derinlik içeriyordu. Bir yanıyla 1950’lerden beri edebiyat ve basın dünyamıza tanıklığı vardı o anlatılanlarda, bir yanıyla da tanıdığı insanların hikâyeleri...

Onun “serbest çalışma” düzeni, sanat disiplinleriyle kurduğu bağlantının getirdiği bir yaşama tarzıydı. Yalnızca bir grafiker değil; ayrıca bir ressam, tasarımcı, hattat, kaligraf, şair ve çevirmendi.

Nitekim 1968’de Grafik Sanatçıları Derneği’nin kurucularından biri olmuş, bir süre başkanlığını da yürütmüş; sekiz binden fazla kitap ve dergi kapağıyla Türk grafik tasarım kültürünün kurucu adlarından biri sayılmıştır.

Bugün ben onun şu sözlerini bir yaşama düsturu olarak hep anarım:

“Şair olmasaydım ressam yönüm eksik kalırdı, ressam olmasaydım, şair yönüm eksik kalırdı. İkisi birbirini her zaman besledi. Ve her iki alanda da aşırı bir titizlik, dolayısıyla biçimlere ve sözcüklere karşı da aşırı bir duyarlılık kazandım.”

İşte buradan hareketle Sait Maden’in şiir yoluna, poetik bakışına baktığımızda derinlikli, yoğun, imgelerle yüklü bir anlatımcı olarak karşımıza çıktığını söyleyebilirim. Bunu da şu sözleriyle karşılar kendisi:

“Şiirin biçimini, örgüsünü, uyumunu ‘doğa’ belirler. Nasıl bir bitki ya da bir hayvan, içinde bulunduğu ortama özgü koşullarla var olur, o koşulların bir ürünüdür, şiir de yapısıyla, ezgisiyle doğaya benzer.” 

Onun şiirde başlayıp süren yolculuğu, bir bakıma sözcüklerin taşıdığı her bir tınıyı “doğanın bütün yüzleri”nde gösterir bize

"Yaşanan, düşlenen her şey” orada boy verir, yeni anlamlara bürünür. Sait Maden’i hatırlarken sözcüklerine dönerek bakmak kaçınılmaz gelir bana. Çünkü o yalnızca çizginin değil, sözcüklerin de ustasıydı.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı Sait Maden’i hatırlamak, yalnız bir şairi ya da grafik ustasını anmak değil; söze, çizgiye ve emeğe gösterilen o incelik terbiyesini yeniden çağırmaktır.

-

* Her Ülkeden Bir Ozan: Federico Garcia Lorca / Çingene Türküleri - Ignacio Sanchez Mejias’a Ağıt, Çeviren: Sait Maden, Gün Yayınları, Ocak 1969, 106 s. ** Pablo Neruda, 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı, Çev.: Sait Maden, 1973, Cem Yay., 104 s.