“Sistem çöktü mü dil de zincirinden boşalır.”
Andri Snær Magnason
Ankara’yı hiç böyle görmemiştim. Gecenin bir vaktinde kalacağım oteli ararken yolum Hacıbayram Mahallesi’ne düşmüştü. Adeta savaşın yıkıntıları içinden geçiyordum. Sanırsınız ki yüz yıldır dokunulmayan bir yer vardı karşınızda. İnsan her yeri terk etmiş, o yıkıntılar yeni sahiplerini bekliyordu. Karşımıza çıkan birkaç meczup kılıklı adam, duran polis aracına dert anlatıyordu besbelli. Ama ben bunlara, ileride iki yerde daha rastladığımda, onların sivil polis veya muhbir olduklarına kanaat getirmiştim.
Suları akmayan, her yanı dökülen, adına da “Grand Hotel” denen yere vardığımda, bir an Halide Edip Adıvar’ın Türk’ün Ateşle İmtihanı1 anılarını düşündüm.
Bunu abartı saymayın sevgili okurum; gerçekten de o an bulunduğum uzam, o günlerin Ankara’sının daha güzel olduğunu ve Halide Hanım’ın da bunu çok güzel anlattığını düşündürttü. Bağlık bahçelik içindeki evler yoksul ve yoksun olsa da insanına iyi gelen bir doğa ve masum bir hayat varmış o günlerin Ankara’sında. İşte bu nedenle otele yüzümüzü dönerken ilk Meclis binasının beni duygulandırması boşuna değildi. Ulus, bir anıt gibi bekliyordu Ankara’yı.
Cumhuriyetin ilk nefesinin coşkusu ile bugünün yorgun başkenti arasındaki uçurum, insana yalnızca verimsiz kullanılmış bir zamanı değil, bir ruh aşınmasını da düşündürüyordu. Beni otele ulaştıracak yol arkadaşım, Kızılay’dan geçerken, Mustafa Kemal’in heykelini göstererek “Sanki bize ‘Bakın, ben buradayım, nöbette, bekliyorum Cumhuriyeti’ diyor Mustafa Kemal’imiz” demişti. Bu heykelin anlamını öyle yorumlaması çok hoşuma gitmişti. Bir an Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban ve Ankara romanını anımsadım. Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ve Kiracıları’nı... O günlerin Taşhan’ını, Çankaya’sını...
YORGUN, BİTKİN ANKARA
Bu yanıyla yorgun, bitkin bir Ankara çıkmıştı karşıma.
Otel görevlisi Köksal’la konuşuyordum sabahın erken saatlerinde. Merak ettiğim bu yıkıntı ve döküntünün nedenlerini anlatıyordu. Buraların yeni kurulan Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’ne verildiğini söylüyordu. İhtimal, Hacı Bayram Veli Camisi çevresinde “yeni Ankara” inşa edilecekti.
Başkentin görülmeyen yüzü buradaydı işte. Okuduğum kitaptaki anlatıcı tam da benim şu an hissettiklerimi betimlemek için söylemişti sanki şunları:
“Gerçeği örtsün diye kurulan kelimeler boşlukta süzülür, hiçbir şeye tekabül edemez olur. Bir gecede ders kitapları hükümsüz kalır; aşırı karmaşık hiyerarşiler solar, yok olur. İnsanlar bir anda doğru ifadeyi bulmakta, kendi gerçekliklerine denk düşen kavramları telaffuz etmekte zorlanırlar.” 2
İşte tam da o an, yıkıntının yalnızca taşta, duvarda, sokakta değil; insanın dilinde, hafızasında ve bakışında da biriktiğini düşündüm. Evet, başkent bir yandan kendi tarihini yazmaya devam ediyordu ama yorgunluğu da hissediliyordu. Belki de bu yüzden, insan böyle zamanlarda, bir başka şehirde, bir kitabevinin rafları arasında karşısına çıkacak diri bir sesi, sahici bir soluğu bulunca daha başka umutlanıyor.
BİR GEZİDEN YANSIYAN
Geçenlerde bir konferans için gittiğimiz Giresun’da, bir sabah yeni keşfettiğim Çalıkuşu Kitabevi’ne vardığımda hemen romancı dostum Vecdi Çıracıoğlu’na, bir çağrı yapmıştım: “Otelden çık gel, Anadolu’da böyle bir kitabevi bir daha göremezsin” demiştim. O da heyecanla, tıknefes çıkıp gelmişti.
Biz, kitabevinin sahibi Bülent’le söze durmuştuk. Daha nefes alır almaz şunu anlatmıştı Vecdi:
“Arkadaş, dik yokuşu tırmanırken kitabevinin yerini sormak için bir büfenin önünde duraladım. Orta yaşlarda biri vardı tezgâhta, ‘Kardeş, Çalıkuşu Kitabevi nerede?’ diye sordum.
‘Şu yan tarafa gel, tarif edeyim’ dedi. Tezgâhından çıktı, karşımdaki ikinci dik yokuşu göstererek:
‘Şuradan hep sağı takip et, seni oraya vardırır’ dedi.
Ben de:
‘Sağdan gidemem, ömrümce hep soldan gittim kardeşim’ dedim.
O da:
‘Arkadaş, o zaman çok yorulursun’ dedi.”
Bülent’le birbirimize baktık ve gözüm o sırada Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabına ilişmişti.
‘YEŞİLGİRESUN’ GAZETESİ
Ertesi sabah, Giresun’da “Yeşilgiresun gazetesi”nin yerini keşfedip, ikinci kuşaktan Ahmet Öğütçü’yü ziyarete gitmiştim. O kısa zamanda bana 100 yıllık bir öyküyü özetlemişti: “Bu uzun bir koşu, ben de bayrağı oğlum Egemen’e devrettim. Yorulmazsanız, menzile varamazsınız” demişti. Çetin Altan’ın, Naim Tirali’nin, Fethi Naci’nin ilk kez bu gazetede yazdıklarından söz etmişti.
Belki de umut, tam da böyle yerlerde, bir kitabevinin rafında, bir yerel gazetenin mürekkebinde, kuşaktan kuşağa devredilen o inatçı sesle diri kalıyordu.
***
Son yirmi beş yılın ülkeye getirdikleriyle götürdüklerini görmek istiyorsanız, yolunuzu önce Ankara’ya dönmenizi istiyorum. Ama eğer geleceğe güvenle ve umutla varmak düşüncesindeyseniz, Karadeniz’e gidin ve önce Giresun’a yolunuzu düşürün, derim sevgili okurum.
Çünkü bir ülkenin yarınını ayakta tutan şey, yalnızca başkentlerin gösterişli yüzü değil, taşrada saklı duran direnç ve emeğe inanan insanların bitmeyen çabasıdır.
Giresun’da gerçekleştirilen 5. Giresun Sanat Günleri biraz da bunu anlatıyordu bize.
---
1- Türk’ün Ateşle İmtihanı: İstiklal Savaşı Hatıraları, Halide Edip Adıvar; 2020, Can Yay., 330 s.
2- Zaman ve Suya Dair/Bir Buzula Ağıt, Andri Snær Magnason; Çev.: Kadri Yiğit Us, 2022, Domingo, 300 s.