CHP’yi parçalasak da mı dağıtsak parçalamasak da mı saklasak
Feyzi Açıkalın
Son Köşe Yazıları

CHP’yi parçalasak da mı dağıtsak parçalamasak da mı saklasak

31.05.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Cumhuriyet Halk Partisi’ni (CHP) bir siyasi rejimle yani Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle bütünleştiren anlayış, bugün olduğu gibi 75 yıl öncesinde de onu yok edilmesi gereken bir düşman saymaktaydı. CHP’nin parçalanması, olmuyorsa Atatürk Cumhuriyeti’nin yerine kurulan yeni rejime uyumlu bir muhalefet partisi haline getirilmesi isteniyordu. Okumaya başladığınız bu (uzun ama kolay anlaşılır) makale, o dönemin çok önemli bir tanığı olan Prof. Nihat Erim’in 1213 sayfalık, iki ciltten oluşan günlüklerinden alınan bölümlerden oluşuyor. 1945-50 arasında genç yaşta parlamentoya girerek bakan olan Erim’in, özellikle 1950 genel seçimleri sonrasındaki çok partili yaşama ilişkin özenli kayıtları günümüze ışık tutuyor. CHP’den kopan isimlerle kurulan Demokrat Parti’nin (DP) iktidar olduktan sonra CHP’yi hedefe koyan politikaları, en yakın tanığın kalemiyle aktarılıyor.

Nihat Erim’in 1950 ile 1955 yılları arasındaki günlüklerinin satır aralarından alınanlarla oluşan ve değerli siyasetçinin notlarına sadık kalınarak hazırlanan bu makale şöyle gelişiyor…

Nihat Erim’in, “Tamamen serbest ve dürüst seçimlerin bir şark memleketinde gerçekleşmesinin batılıları çok şaşırttığını” söylediği 1950 seçimleri, ülke tarihinde çok önemli dönüm noktası olacaktı. 29 Nisan 1950 günü yani seçimlerden 17 gün önce CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, Güzel Sanatlar Umum Müdürü Necil Kazım Akses’e “Hazır ol Akses sana bu binada Mevlevi ayinleri yaptıracaklar!” demişti. Yılların deneyimli politikacısı İnönü, Demokrat Parti iktidarıyla nasıl bir rejimin işbaşına geleceğini tahmin etmiş olmalıydı...

16 Mayıs 1950 seçimleri Nihat Erim ve arkadaşlarına göre büyük bir sürprizle sonuçlanmıştı. Erim’in deyişiyle, ‘seçim bir anlamda plebisit gibi olmuş, “CHP gitsin” diyenler adayların kimliğine bakmaksızın olduğu gibi DP’ye oy vermişlerdi.’ İnönü seçim sonrası birçok hukuki meselelerle karşılaşılabileceğini söylemiş, kuvvetli avukatların Ankara’da kalmasını istemişti. 

Demokrat Partinin ilk işi ezanın Arapça okunmasına müsaade etmek oldu. İkincisi ise ordunun yüksek kademelerinde yapılan değişikliklerdi. Çok sayıda kuvvet komutanı emekli edildi. Sonrasındaki icraatları, İnönü’nün oğlu Ömer’in 1945 yılında karıştığı ölümlü bir kazayı tekrar gündeme getirmek ve bu konuda dava açmak oldu. Bizzat Adalet Bakanı’nın ilgilendiği davada dinlenen yalancı şahit Şaban Civan’ın, sonrasında Demokrat Parti yetkilileriyle yakın ilişkisi olduğu ortaya çıkacaktı.

Genel seçimler sonrası aynı yılın temmuz ayında yapılan muhtarlık seçimlerinde CHP’nin yüzde 70 oranında başarıya ulaşması DP’yi harekete geçirdi. Muhtarların, “CHP’den istifa ettim” demek için DP teşkilatı ve milletvekilleri tarafından zorlandıkları Erim’in notları arasında yer aldı. Belediye seçimleri ise 3 eylülde yapılıyor, Başbakan Adnan Menderes daha sonuçlar açıklanmadan DP’nin yüzde 90 oy oranıyla kazandığını ilan ediyordu. Oysa Erim, CHP’ye gelen sonuçlara göre 640 belediye başkanlığının 265’ini CHP adayları kazanmakta olduğunu yazmıştı. (Aslında her iki taraf da haklıydı; DP yüzde 90 değil ama yüzde 56’lık bir oy oranıyla 600 belediye başkanlığından 560’ını yani yüzde doksanını kazanmıştı. O yıllardaki seçim sistemi böyle bir dağılımı sağlıyordu!)

Erim’e göre, iktidar partisi muhalefeti sindirmek için davalar açmak, ağır mahkumiyetler verdirmek peşindeydi. Bu amaçla gazetelerin kimisi parayla, kimisi milletvekilliğiyle, kimisi de daha başka kombinezonlarla elde edilmiş bulunuyordu. İlk günden beri CHP ve İnönü’den kurtulma arzusunu besliyorlar fakat cesaret edip daha ileri gidemiyorlardı.

18 Aralık 1950 tarihindeki notlarında Erim şöyle diyordu: ‘Denk bütçe’, ‘denk bütçe’ derken şimdiye değin görülmemiş bir açıkla bütçeyi meclise verdiler. Açık şimdilik 230 milyon lira. Hükümet, muhalifler üstünde de çeşitli baskılar yapmakta, adliye kanalından korkutmak için seri halinde davalar açtırmaya kalktılar...

Yaklaşık bir yıl sonra, 9 Haziran 1951tarihli notlarında ise: Atlantik Paktı’na (NATO) girme teşebbüsleri netice vermedi. Kore'de askerimiz ölüyor. Hükümetimiz NATO’ya sırf, “CHP girmek istedi de giremedi. Biz girdik” demek için girmek istiyor. Kore'ye de bu ümitle (NATO’ya alınmak için) asker gönderdi. Menderes meclis açılıp güvenoyu istediği gün muhalefete el uzatıyordu. Gerçekte ise CHP’yi tanımadıklarını söylüyor, onun malını, mülkünü müsadere etmeye çalışıyordu.

Nihat Erim’in 1951 yılı yaz aylarında kaleme aldığı günlüğünde CHP’ye ilişkin şu notlar yer almaktaydı: 12 Temmuz 1951. Adnan (Menderes) kendisini Atatürk’ün halefi saymaya başladı ve yakınları yanında böyle konuştu. 

21 Temmuz. Halk Evleri bahanesiyle CHP’nin malına, mülküne parasına el koymak hevesindeler. Parti defterlerini mali müşavirlerine tetkik ettirip uydurmadan 5 milyon lira borç çıkardılar. Ulus gazetesi matbaasına da göz dikiyorlar. 

8 Ağustos. CHP mallarına müsadere kanunu müzakeresi mecliste devam ederken başta A. Menderes olmak üzere, CHP’den DP’ye geçen eski Yargıtay Başkanı Halil Özyörük ve gençliğinde Halk Evleri, Köylülük Şubesi’nde de çalışmış olan Bahadır Dülger eski genel başkanları İnönü ve CHP’ye sövmüşler. (Erim ‘demokratik serbest münakaşa yolunu açan’ İ. İnönü’nün, eski partililerince bu şekilde eleştirilmesini üzüntüyle karşılıyordu)

16 Eylül 1951 günü yapılan ara seçimler Menderes için dönüm noktasıydı. Kendi nefsine emniyeti (güveni) artmıştı. Diktatörlük temayülleri kuvvetlenmişti. DP içinde otoritesi çoğalmış, seçim başarısı baş dönmesini hızlandırmıştı. Ara seçimlerden iki üç gün sonra Ottawa’da (Kanada) Türkiye’nin NATO’ya alınması kararı verildi. Bu da onun itibarını arttırdı. CHP kurultayı 1951 Aralık’ta toplandı.

10 Eylül 1952 günkü notlarında 1947-50 yılları arasında dışişleri bakanlığı yapan Necmettin Sadak’ın Başbakan Menderes'e ile görüşmesini şöyle anlatıyor: “Menderes Sadak’a CHP’nin muhalefet şeklinden rahatsızlığını belirtmiş. Sadak’ın, ‘CHP’yi yok etmek, partizan idare’ gibi sorularını Menderes ‘asla’ diyerek yalanlamış. Bunun üzerine Sadak, “Borçlandırma kanunu nedir?” diye sormuş. Menderes “O başka” diyerek kendine göre izah edip, savunmuş. “Ama” demiş Sadak, “Borçlandırma kanunu çıkartılırsa bunun fiili neticesi CHP’nin tasfiyesi olacaktır.” Menderes buna doğrudan cevap vermemiş, “Belki çare bulunur!” demiş. 

Menderes’in bir arabulucu gibi gördüğü Sadak’a Erim şu sözlerle hatırlatma yapıyor: “İlk kabine toplantısında Menderes CHP’ye hücum etti, düşmanlığa girişti. Menderes elindeki ekseriyete dayanarak anayasayı çiğneyebiliyor. Bunu muhalefete karşı tehdit vasıtası olarak kullanıp, muhalefeti boyunduruğa almak istiyor.” 

2 Mayıs 1954 tarihinde DP iktidarındaki ilk genel seçimler gerçekleşmişti. Erim seçimler için şöyle söylüyordu: “Seçim kanununu metin ve ruh olarak başta Celal Bayar ve Menderes ihlal ettiler. Devlet vasıtalarını yolsuz olarak kullandılar. 60 milyon para harcadılar. Bunu nereden buldular? 1950-54 döneminde muhalefeti parlamento içinde rahat çalıştırmadılar. Ama Menderes’in demokrasi ve siyasal ahlaka en fazla suikastı gazetelere tatbik ettiği muameledir. Resmi ilanlar, kredi, döviz kolaylığı yolundan gazeteleri satın aldı. Buna mukabil gazetelerin resmi ilanları çoğaldı.

Menderes'in en büyük kötülüğü, kalem sahiplerini satılır, kiralanır olmaya alıştırmasıdır. Başbakan resmi ilanları keyfi olarak dağıtıyor. Hem mali hem siyasi açıdan suç işliyor ve ahlak bozuyor. Son Havadisi çıkaran Cemil Sait Barlas hem Adnan’dan para alıyor hem muhalefetin ön safında görünmeye çalışıyor. Galiba CHP’yi güdümlü muhalefet yoluna çekip Adnan’a (Menderes) hizmet etmeyi, ondan sağladığı menfaati artırmayı düşünüyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bahtsızlığı, iktidarla şahsi menfaat pazarlığına giren insanları saflarından uzaklaştıramamasıdır. 

Devlet radyoları tek taraflı kullanılıyor. Sabah, öğle, akşam iktidar propagandası yapıyor. Hatta zaman oluyor, açıkça muhaliflere, muhalif olanlara hücum ediyor. Ekonomik durum günden güne berbatlaştı. Adnan ABD ye 30 milyon dolarlık kredi almaya gitti. Eli boş döndü. 2 Mayıs seçimleri sonrası Menderes diktatörlük yolundaki gayretlerine hız verdi. 1950-54 arasında yaptıklarının yanına kâr kaldığına hükmettiği anlaşılıyor. Seçimleri kazanmasını böyle tefsir ediyor.

Şimdi CHP’yi içinden çökertmek, bunda muvaffak olamazsa kanunla feshetmek planı peşinde görülüyor. Bütün besleme gazeteler, besleme muhabirler aldıkları talimata uyarak CHP içinde meseleler yaratmaya çalışıyorlar. Maalesef partinin ileri gelenleri de bu oyuna kurban oluyor. Bir ıslahat sözüdür gidiyor. Partiyi ıslahat edeceklermiş. Partinin adını değiştirmek programında değişiklik yapmak, İnönü’yü başkanlıktan uzaklaştırmak, tüzükle değişiklik yapmaktır amaçları.”

20 Haziran 1954'te Devlet Bakanı Mükerrem Sarol Nihat Erim ile buluşuyor ve şu sözleri muhatabına aktarıyor: “İnönü CHP’yi bıraksın, böyle yaparsa herkesten saygı görür. Sonra artık CHP de vazifesini tamamlamıştır. Bu adı bırakmalı, yeni bir parti kurmalı. CHP çok hizmet etti ama hataları da oldu. Şimdi o hataların yükünü siz taşıyorsunuz. Yeni bir parti kurarsanız ondan kurtulursunuz.” Erim yanıt olarak, “Adnan Menderes için iki yol vardır. Bunlar diktatörlük ve gerçek demokrasidir. Birinci yol üzerindeyiz. Bugünkü gerçek demokrasiden çok uzaktır. Peronizm yoludur. Adnan Menderes isterse bu yolda sonuna kadar yürür. CHP’yi kapatır. Yahut bizleri uzaklaştırarak güdümlü hale sokabilir. Fakat sonunu düşünmek lazım. Sizin tuttuğunuz yol serbest seçim yapmamaya götürür. Halk sizden utandığı gün korkudan seçim yapamaz olursunuz.”

24 Haziran 1954 tarihindeki günlüğünde Nihat Erim devamla: Adnan Menderes caddeyi tuttu gidiyor. Tam totalitarizme birkaç adım kaldı. Seçim kanunu da kuşa benzetilmek isteniyor. 10 Temmuz 1954’ de ise Erim: Adnan’a ‘Peron taklitçisi’ adını ben taktım. Demokrasinin seçimden ibaret olmadığını ben izah ettim. 26 Temmuz’da toplanacak CHP kurultayını dört gözle bekliyorlar. Eğer kurultay umdukları veya hazırlamaya çalıştıkları sonucu vermezse belki de kanun çıkarıp CHP’yi kapatacaklar. Seçim öncesi yazıları için davalar açılıyor. Eğer hakimler teminat altında bulunsa korku olmazdı. Yargıtay üyeleri emeklilik tehdidi altında. Kurultaydaki umumi temayül hem seçimlere girmemek hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden çekilmek yolundaydı. 

25 Kasım 1954 tarihli notlarında büyük baskılar altında olan Yeni Sabah gazetesi sahibi Safa Kılıçoğlu’nun Adnan Menderes ile görüştüğünü ve şu sözleri aktardığını yazıyor: Edindiğim intiba şudur, artık bu iş bitti. Normal hukuk teminatı altından mücadele imkânsız. Mahkemelere müdahale edilebileceğini inkâr etmiyor. Vergiyle oynuyor. Kâğıt mürekkep ile oynuyor. General Sadık Aldoğan’ı bir dolandırıcıyı yakalar gibi alıp götürüyorlar. Kimsenin kılı kıpırdamıyor. Adnan Menderes’in bu saatten sonra yapamayacağı yoktur. DP milletvekillerinden Kemal Özçoban beni ikaz etti: “Adnan Menderes, kendi ihtirası için memleketi gaz döküp yakabilir!” Kılıçoğlu’nun “Menderes ile bir de siz görüşseniz” sözlerine Erim: Dağ başında eşkıya elinde kalan insanlar gibiyiz. Hukuk, adalet beklemedeyiz. Eşkıyayı kandırarak hukukumuzu, malımızı kurtarmaya çalışalım” şeklinde karşılık veriyor. 

1 Aralık 1954 tarihli günlüğünde Erim şu konuları kaleme alıyor: “2 Mayıs seçimlerini kazandıktan sonra iktidarın kaldırdığı yargıç teminatı, parlamento ve hükümet keyfiliğine zulme karşı tek kale idi. Şimdi hemen her siyasi dava gizli görülüyor. Mahkumiyetten önce tevkif yapılıyor. Adnan Menderes neye suç derse mahkeme onu suç sayıyor. 

12 Aralık tarihli notlarında ise Erim, Menderes ile yaptığı özel görüşmeyi aktarıyor. Menderes, “CHP uzun yıllar diktatörlük yaptı. Ancak 1945-50 yılları arasında demokrasiye döndü. Şimdi tam bir demokrasi istiyor. Batı asırlarca spor yapar gibi demokrasiyi geliştirmiş. Biz bu işi yalnız başımıza yapamayız. Muhalefetin de bizimle yürümesi lazım” şeklindeki sözlerine İnönü çok akıllıca yanıt veriyor: “Yaptıklarını hazmettirinceye kadar yumuşak tutmak istiyorlar. Şimdi de seni buldular. Sert tutarsak kızarlar. Sana söylediklerini bana duyurmak için söylüyorlar. İnönü, hapisten çıkarılması konusunda iktidarın ayak sürüdüğü gazeteci H. Cahit Yalçın için sarf edilen “Hapishanede zehirlenip ölüverirse” sözlerine çok kızıp bunu tehdit alarak, Erim’e şunları söylüyor: “Seninle konuşurken boyun eğerek anlaşma ümidi veriyorlar. Başka kanaldan ise tehdit gönderiyorlar. Adnan Menderes tam bir ‘immoral intellectuel’ örneği yani kancık!” Adnan'ın maksadı kurmuş olduğu bu kötü rejimi bana da tasdik ettirmek. ‘Bunu olduğu gibi kabul edin. Kabul ederseniz bu şekilde yaşarsınız, etmezseniz barışmam’ diyor. 

Erim ise İnönü’ye: Hâkim teminatı son dayanağımızdı, o da gitti. Mahkemeler emirle mahkûm, emirle beraat ettiriyor. Hakimler korkuyor. Meclis içinde muhalefet zayıf, bir muvazene yok. Adnan Menderes dilediği kanunu koşturuyor. Canı istediği gibi tatbik ediyor. Ve istediği hükmü mahkemeden alıyor. Birkaç ay önce ben ilk görüştüğümde CHP’yi kapatmak üzere olduğunu anladım. Şimdi bu kaldı. Ne kadar zaman için bilinmez…

1950’li yılların siyasi yaşamı Nihat Erim’in günlüklerinde böyle aktarılmaktaydı… 

10 yıl süren Demokrat Parti iktidarı boyunca CHP’nin kapatılması gerçekleşmedi. Fakat 8 Ağustos 1951 tarihinde kabul edilen 5830 sayılı kanun ile Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüm Halkevi ve Halkodaları kapatılacaktı. 14 Aralık 1953 tarihinde kabul edilen 6195 sayılı, CHP’nin Haksız İktisaplarının Hazineye Devri Hakkında Kanun ile çok daha geniş kapsamlı bir el koyma süreci başlamış, CHP’nin sahip olduğu tüm taşınmazlara, matbaalara, hal ve alacaklara el konmasına zemin hazırlanmıştı.

1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinin ardından, Anayasa Mahkemesi 1963 yılında verdiği bir kararla CHP’ye taşınmaz ve alacaklarının geri verilmesini sağlayacaktı…