11 Mart 2021 tarihinde çıkan kitabımın adı, ‘Gökten inişinin birinci yılında COVID-19’ idi. Beklenmedik bir anda, ansızın anlamına gelen gökten zembille iniş analojisiyle, COVID-19 virüsü hastalığının siyasi iktidarın yardımına gelişindeki zamanlamaya dikkat çekmek istemiştim. Dünyayı sarsan salgın, her anlamda zor günler geçiren AKP siyasi rejimine bir lütuf gibi gelmişti. Siyasi iktidar ekonominin bozulmasını COVID-19 önlemleriyle ilişkilendirmekle kalmamış, normal zamanlarda sakınacağı otoriter girişimlere ve oldubittilere o dönemde başvurmuştu. Bu anlamda, ABD-İsrail saldırısı aynı etkiyi verecek miydi? Soru buydu.
Savaş diye dünya tarihine geçecek ama ABD-İsrail iş birliğinin İran’a saldırısı olarak tanımlanması gereken vahşet, yabancı haber kanallarında yer alırken ‘theatre’ yani tiyatro kelimesi sıkça kullanılıyordu. Gerçekten de sergilenen büyük bir tiyatroydu… Tiyatroyu sahneye koyanlar oyun günü yaklaştıkça, 2025 Ekim’inde Savunma Bakanlığı’nın adını ‘Savaş Bakanlığı’ koymuş kimse de “Hayırdır, ne savaşı?” diyememişti. Nitekim tiyatro ilk gösterimini kendi evinde değil ama konfor alanını tehditten çok uzaklıktaki bir ‘turne’ olarak sunmuştu. Dikkatinizi çekerim; turne, hazırlanan bir oyunun farklı şehir ve ülkelerde sahnelenmek üzere çıktığı gezici gösteri demektir. Yani gösterinin bir yan ülkeye taşınması çok kolaydır ve ihtimal dahilindedir!
Eserin adı da ilginçtir: Epic Fury! Türkçeye ‘Destansı Öfke’ diye de çevrilebilir. Operasyonlarına isim vermeye çok önem veren ABD yönetimi teoloji ve mitolojiden de yararlanır. Nitekim Fury İncil ve Tevrat’ta da büyük günahlara, haksızlıklara karşı gelişmiş öfke olarak yer alıyor. Tiyatro yönetmeni anlamlandırmayı genişleterek mitolojiye başvuruyor ve oradan asıl önemli olan ‘intikam’ kelimesini devşiriyor. Fury yeraltının üç intikam tanrıçasından birinin adıdır! Böylece tiyatro oyununda intikam alma öfkenin önüne geçiyor. Buradaki soru da İran’ın ABD’ye, intikam alınması gereken ne denli büyük bir kötülük yapmış olabileceğidir…
Eğer bir devlet olarak İran’ın kötülüğü sorgulanıyorsa, intikam gerekçesi kişisel bir hesaplaşmaya dayanıyor demektir. Dünyanın en büyük demokrasisi diye adlandırılan bir ülkenin kurumsal merkezinde şeriatçı ayin yaparak savaşı kutsayan tarikatçının, dünyanın öbür ucundaki bir başka dininin tarikatçısıyla ne hesaplaşması olabilir? İşin kötüsü ABD’deki tarikatçının ortağı da üçüncü bir dininin tarikatçısıdır. Öyleyse sergilenen din değil ama tarikatçıların var olma savaşı mıdır? Gözü dönmüş, ülkelerindeki insan dahil her türlü varlığın yok olması konusu umurlarında olmayan tarikatçıların…
Oyunu kurgulayanlar senaryoyu 90 yıl öncesindekinden aşırıyorlar. Ekrana çıkan çok saçlı beyaz, yakışıklı erkekler liderlerinin jest ve mimikleriyle konuşuyor. Sarı boyalı saçlı kadın sözcüler de öyle; sert, alaycı, kısa yanıtlar vererek liderlerini yüceltip, bir öncekilerini kötüleyerek ilerliyorlar. Oyunun dram bölümü ise İran’a ait. Dinci faşist yapılanmadan yıllardır çekenler, yeni nesil bir başka faşist tarafından kurtarılma senaryosunu hazmedemiyorlar. Ama saldırgan düşman karşısında, ülkelerinin bekası adına rejimi savunmak zorunda kalıyorlar. Koşulsuzca ABD’yi destekleyen diasporadaki İranlılar ise bir başka yazının konusu…
İran’da yaşananlardan yola çıkarak empati yapıldığında, ülkemiz adına ne büyük bir tehlikenin içinde bulunduğumuz anlaşılabilir. Akıl almaz bir teknolojiyle yapılan saldırı ve egemen gücün pervasızlığı, ülkemiz insanını karamsarlığa sürükleyebilir. Karamsarlık, aynı senaryonun bize uygulanması olasılığı karşısında karşılaşılabilecek çaresizlikten kaynaklanır. Kısa süre öncesine göre hayal bile edemediği küresel güç gösterisini naklen izleyen insanımızın, kendi ülkesindeki hukuksuzluk, yolsuzluk ve yoksulluğu ikinci plana atması normal ama tehlikelidir. Bu durum aynı Covid döneminde yaşandığı gibi, ülkemizdeki siyasi rejimin işine gelir. Ülkemizin tehdit altında olduğu savıyla her türlü baskıyı yoğunlaştırarak, artık açık hale getirdiği ajandalarının hızlanmasını sağlar. Ulusal sınırlar içindeki egemenliğimizi koruma adına halkımızın tek yürek olması beklenir. Fakat İran’daki despot dinci rejimin, kendi kadim halkını bir başka despotun saldırısı karşısında nasıl çaresiz hale getirdiği, bu tür rejimlere hâlâ özenenler için ders alıcı olmalıdır. İran’a dayatılmak istenen ‘koşulsuz teslimiyet’in bir benzerini ülkemiz muhalefetine uygulamak isteyen siyasi iktidar, demokrasisini kuramamış ülkelerin içine düştüğü durumu görüp ders çıkarmalıdır…