İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

02.02.2026 02:00
Güncellenme:
Takip Et:

Memlekette bazı kelimeler var; bir dönem gündemin modası oluyor, sonra her cümlenin içine sızıyor. “Dönüşüm” oldu, “vizyon” oldu… Şimdilerde en hızlı yayılan kelime “iptal”. Sanki ülkenin üstüne dev bir kumanda bırakılmış: hoşumuza gitmeyene basıyoruz, içimize sinmeyeni siliyoruz, karmaşık bulduğumuzu “kapatıyoruz”.

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Oysa diploma dediğin şey yalnızca bir mezuniyet belgesi değil; bir kurumun, “Ben bu kişiye eğitim verdim ve bu yeterliliği tanıyorum” diye attığı imza. İmza, güven demektir. Güven sarsılırsa kâğıt da sarsılır, duvar da sarsılır; çünkü mesele bir kâğıt parçası değil, kurumun kendine dair verdiği sözdür.

“Tam da bu noktada, okuduğum haber bir ayrıntıyı büyütüyor: İmamoğlu’yla birlikte diploması iptal edilenler arasında yer alan Prof. Dr. Naciye Aylin Ataay Saybaşılı için Sorbonne cephesinden dikkat çekici bir karar çıktığı aktarılıyor; doktora diplomasının iptali talebi reddediliyor. Paris, kibar ama net bir dille şunu demiş oluyor: ‘Bu doktora sürecinde bir ihlal görmüyorum; derecemi geri almam.’”

Bu cümlenin ağırlığı, bizim tartışmayı nereye taşıdığımızla ilgili. Çünkü diplomayı tartışmak istiyorsan, tartış. Elbette; denetim, inceleme, usul… Bunlar kurum olmanın parçası. Ama onu “otomatik iptal” mantığına bağladığında tartışma eğitim olmaktan çıkıyor; siyasetin, bürokrasinin, günün sertliğinin içine düşüyor. Üstelik orada kalmıyor; genişliyor, dallanıyor, her yere bulaşıyor.

Şimdi mizahın hakkını verelim: “İptal” bu kadar normalleşince insanın aklına tuhaf ihtimaller geliyor. Bir sabah uyanıp telefon ekranında “Kayıt güncellendi: Adınız soyadınız iptal” bildirimini görsek, şaşırmayacağız. Çünkü iptal, bir araç olmaktan çıkıp bir dile dönüşünce, her şeye uygulanabilir sanıyoruz.

Ama işte tam burada gülüş boğazda takılıyor. Çünkü “iptal”, bir kez dil hâline gelince, yalnız bugünü değil geçmişi de yeniden yazma hevesi doğuruyor. Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bugün üniversite diploması böyle tartışılıyorsa, yarın çocukluğumuza uzanılır mı? İlkokul kaydında bir karışıklık bulunsa—ya da biri “uydurulmuş bir sorun”la o kaydı tartışmaya açsa—zincir geriye doğru işletilir mi? “O hâlde ortaokul da şaibeli, lise de… e, üniversite zaten…” gibi bir mantık, hayatın üstüne gölge gibi düşer mi?

Bu soru “abartı” gibi durabilir; ama abartıyı tehlikeli kılan şey, tek bir olay değil; alışkanlığın hızıdır. Kurum dediğin, bir topluma şunu hissettirmelidir: “Kurallarım bellidir; usulüm nettir; kararlarım öngörülebilirdir.” İnsan yarına böyle güvenle bakar. Yoksa her yeni tartışmada eski sayfalar açılıp satırlar silinirse, kimse hiçbir şeye yaslanamaz. Bugün diploma; yarın başka bir kayıt; öbür gün bir başka “güncelleme”… Sonunda kurumların sözü hafifler, toplumun inancı yıpranır.

Bu yüzden mesele tek tek diplomalar değil; kurumsal güven meselesi. Güvenden söz ederken kastettiğim, kapıların kilidi değil; kurumların vicdanı: Bir kararın gerekçeyle taşınması, bir imzanın yarına sarkabilmesi, bir kaydın keyfe göre oynanmamasıdır. Bir üniversitenin, bir mahkemenin, bir kamu kurumunun “benim kararım hem gerekçeli hem tutarlı hem de öngörülebilirdir” diyebilmesini… Çünkü toplum dediğin, biraz da bu cümlelerin üstünde durur.

Sorbonne’un verdiği ret kararı (haberde aktarıldığı biçimiyle) bize küçük ama sert bir ders gibi duruyor: İncele; ölç; gerekçeyi kur; sonra karar ver. “İptal”i ilk refleks yapma. “Geçersizleştirme”yi alışkanlığa dönüştürme. Çünkü iptal bir kez alışkanlığa dönüşürse, yalnız belgeler değil; hayatın kendisi sürekli tartışmaya açılır.

Ve bir ülkenin en pahalı kaybı, kâğıt değildir.

En pahalı kayıp, güvenin yıpranmasıdır.

İlgili Konular: #diploma

Yazarın Son Yazıları

Notun da bir hakkı var

Notun da bir hakkı var

Devamını Oku
23.03.2026
Savaş Önce Dilde Başlar

Bazı kelimeler vardır; yalnızca bir şeyi anlatmaz, insanlığın iç karanlığını da ele verir. “War” ve “savaş” böyle kelimeler.

Devamını Oku
16.03.2026
Bebeklerin Ulusu Yok

Başlığını Ataol Behramoğlu’nun aynı adlı şiirinden ödünç alıyorum. Çünkü bazı sözler yalnızca şiirde kalmaz; bir gün gelir, çağın vicdanına dönüşür.

Devamını Oku
09.03.2026
Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.

Devamını Oku
02.03.2026
Mutluluk Artmış: Peki Bu Memlekette Neden Yüzler Asık?

Geçen hafta açıklanan Yaşam Memnuniyeti verilerine baktım. Kâğıt üstünde tablo düzgün: “Mutlu olduğunu” söyleyenlerin oranı 2024’te yüzde 49,6 iken 2025’te yüzde 53,3’e çıkmış. Ortalama yaşam memnuniyeti puanı ise 10 üzerinden 5,7’de kalmış. Aynı tabloda ülkenin en önemli sorunu yine hayat pahalılığı: yüzde 31,3. Arkasından yoksulluk ve eğitim geliyor. Yani rakamların yüzü gülüyor ama memleketin derdi yerli yerinde duruyor.

Devamını Oku
23.02.2026
Ganita’yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti?

Geçmiş öyküleri karıştırırken Ganita Direnişi’ne rastladım. Bir şehir bir zamanlar buldozerin önüne dikilmiş; bugünse denize varmak için iki yolu aşmayı kader sanıyor.

Devamını Oku
16.02.2026
Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar

Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum.

Devamını Oku
09.02.2026
İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Devamını Oku
02.02.2026
Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik…

Devamını Oku
26.01.2026
Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025