Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik… Hepsi yerli yerinde duruyor. Ama biraz yakından bakınca asıl dilin başka bir yerden geldiği görülüyor: Kapitalizmin dili. Dünyayı bir pazar, ülkeleri birer ürün, sınırları da gerektiğinde yeniden etiketlenebilecek çizgiler gibi gören dil.
Trump’ın Kanada ve Grönland hattında kurduğu cümleler, dış politikanın değil; satış stratejisinin cümleleri. Kanada “yakın tedarikçi”, Grönland “soğuk depo”. Birinde fiyat kırarsın, diğerinde stok tutarsın. İlk bakışta gülünç; ama omurgası sert: Piyasa mantığının devlet aklına, oradan da haritanın en ücra köşelerine kadar sızması.
Kapitalizm doymaz; yön değiştirir. Doygunluğa ulaştığında yeni bir “büyüme alanı” icat eder. Kârın ritmi yavaşladığında hız arar. Üretim yetmediğinde borç üretir; borç yetmediğinde kriz, kriz yetmediğinde tehdit… Sonunda hep aynı yere varır: Genişleme. Yeni pazar, yeni kaynak, yeni rota, yeni alan. Eski hikâye; güncellenen yalnızca kelimeler.
Bu gözle bakınca Kanada, “komşuluk” meselesi olmaktan çıkar; “hizalama”ya dönüşür. Yakındaki ülkeye, bir şirketin taşeronuna davranır gibi davranmak… “Kurallarıma uymazsan maliyetin artar.” Müttefiklik bir değer değil, sözleşme maddesidir; gerektiğinde tek taraflı güncellenebilir. Dil de buna göre şekillenir: kısa, sert, piyasacı. Tarife, yaptırım, baskı… Devletler arası ilişki, bir anda fiyatlandırma rejimi gibi işlemeye başlar.
İşin ironisi burada: Kapitalizm her şeyi rasyonel gösterir. Tehdit bile rasyoneldir; çünkü “maliyet–fayda” tablosuna yazılır. İnsan o tabloda satır arasıdır. İşçi, tüketici, çiftçi, ihracatçı… Hepsi kalem. Oysa gerçek hayatta her kalemin bir evi, sofrası, yarını vardır. Bir tarifeyi ekranda görmek bir an sürer; o tarifenin gündelik hayata sızması aylar alır, çoğu zaman da geri dönüşü olmaz. Sistemin mahareti, büyük kararları hızla almak, bedelleri küçük hayatlara, zamana yayarak dağıtmaktır.
Grönland’a gelince tablo daha da “temiz” görünür; çünkü beyazlık, kapitalizmin sevdiği boşluk yanılsamasını yaratır. Haritada büyük bir beyaz alan: Sanki kimsenin hikâyesi yokmuş gibi. Oysa her beyazlık, üstüne basılmayı bekleyen bir sayfa değildir; bazen üstünde hayat, hafıza, dil ve kök vardır.
Grönland’ın cazibesi, kapitalizmin “son sınır” iştahında saklıdır. Kuzey Kutbu ısındıkça yeni rotalar konuşulur. Rota, zaman demektir; zaman, maliyet; maliyet, kâr. Buz çekildikçe bir “lojistik hayal” büyür: Mesafeler kısalır, rekabet yeniden biçimlenir, kazananlar listesi güncellenir. Bir iklim felaketinin bile fırsat diline çevrilebilmesi, sistemin en soğuk reflekslerinden biridir.
Bunun bir yüzü de kaynak meselesidir. Kapitalizm madene farklı bakar: “Toprak” demez, “rezerv” der; “coğrafya” demez, “potansiyel” der. Bir yerin altındaki taş, üstündeki insandan daha kıymetliymiş gibi konuşulur. Bu dilde insanın adı geçmez; en fazla “nüfus” diye anılır, o da bir maliyet kalemi olarak.
Trump’ın yıllar önce Grönland için dolaşıma soktuğu “satın alma” fikri, bu dilin en çıplak hâlidir. Normal bir dünyada bir ülkeye “satın alma” cümlesi kurmak siyasi bir ayıptır. Piyasa zihniyeti ise ayıp kategorisiyle çalışmaz; yalnızca “işe yarar–yaramaz” diye bakar. O gün “tuhaf” denen fikir, bugün farklı ambalajlarla geri dönüyor: güvenlik, istikrar, tehdit algısı, stratejik gereklilik… Ambalaj değişir; içerik değişmez: “Buraya erişmem gerekir.”
Kapitalizmin devlet biçimi, zaman zaman şirket gibi davranır. Şirket gibi davranınca dünyayı bir bilanço defteri gibi açar: Kanada “yakın pazar”, Grönland “stratejik varlık”, deniz yolları “verimlilik”, buzullar “erişilebilirlik”. Hatta kriz bile “yeniden yapılanma fırsatı”na çevrilir. Bu dilin mizahı, kendini büyük bir ciddiyetle sunmasındadır: “rasyonel” görünecek kadar soğukkanlı, “normal” görünecek kadar tekrar eden bir düzen.
Düzenin en çelişkili tarafı ise “sınır” kavramıyla kurduğu ilişkidir. Kapitalizm serbest piyasa ister; sınırları sevmiyormuş gibi yapar. Para için sınır istemez, sermaye için pasaport kontrolü istemez. İnsan hareketine gelince sınır sever; vergiye gelince sınır sever; kaynak paylaşımına gelince sınır sever. Sınır, kimi zaman “engel” diye kötülenir, kimi zaman “kalkan” diye övülür; ihtiyaç neyse ona göre.
Bu yüzden Kanada ve Grönland, aynı hikâyenin iki ayrı sahnesidir: Yakına ekonomik sopa, uzağa stratejik işaret. Birinde pazar disipline edilir, diğerinde alan genişletilir. Bu hareketin arkasında kapitalizmin temel refleksi vardır: büyüme, genişleme, sahip olma, kontrol etme.
Dünya ısınırken buzlar çekiliyor; iklim krizi, insanlığın en yakıcı meselesi hâline geliyor. Fakat piyasa zihniyeti bunu bile “yeni rota” diye konuşabiliyor. İnsanın boğazını düğümleyen yer burası: Felaketin dili bile metalaştırılıyor. Yalnız toprak değil, zaman da satılıyor; yalnız kaynak değil, gelecek de fiyatlanıyor.
Haritayı pazar yapan dil, insanı da müşteriye çevirir. Müşteri olunca hak “talep”e dönüşür; talep olunca karşılığı “ödeyebildiğin kadar” olur. Oysa dünya böyle bir yer değil; olmamalı.
Kanada tutmadı, Grönland’a bakıyor. Yarın başka bir yer… Çünkü mesele coğrafya değil; iştah. Mesele güvenlik değil; büyüme mecburiyeti. Büyüme mecburiyeti bir gün mutlaka duvara toslayacak. Sorun şu: Duvara çarpan çoğu zaman o dili kuranlar değil, o dilin altında yaşayanlar olacak.