Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

26.01.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik… Hepsi yerli yerinde duruyor. Ama biraz yakından bakınca asıl dilin başka bir yerden geldiği görülüyor: Kapitalizmin dili. Dünyayı bir pazar, ülkeleri birer ürün, sınırları da gerektiğinde yeniden etiketlenebilecek çizgiler gibi gören dil.

Trump’ın Kanada ve Grönland hattında kurduğu cümleler, dış politikanın değil; satış stratejisinin cümleleri. Kanada “yakın tedarikçi”, Grönland “soğuk depo”. Birinde fiyat kırarsın, diğerinde stok tutarsın. İlk bakışta gülünç; ama omurgası sert: Piyasa mantığının devlet aklına, oradan da haritanın en ücra köşelerine kadar sızması.

Kapitalizm doymaz; yön değiştirir. Doygunluğa ulaştığında yeni bir “büyüme alanı” icat eder. Kârın ritmi yavaşladığında hız arar. Üretim yetmediğinde borç üretir; borç yetmediğinde kriz, kriz yetmediğinde tehdit… Sonunda hep aynı yere varır: Genişleme. Yeni pazar, yeni kaynak, yeni rota, yeni alan. Eski hikâye; güncellenen yalnızca kelimeler.

Bu gözle bakınca Kanada, “komşuluk” meselesi olmaktan çıkar; “hizalama”ya dönüşür. Yakındaki ülkeye, bir şirketin taşeronuna davranır gibi davranmak… “Kurallarıma uymazsan maliyetin artar.” Müttefiklik bir değer değil, sözleşme maddesidir; gerektiğinde tek taraflı güncellenebilir. Dil de buna göre şekillenir: kısa, sert, piyasacı. Tarife, yaptırım, baskı… Devletler arası ilişki, bir anda fiyatlandırma rejimi gibi işlemeye başlar.

İşin ironisi burada: Kapitalizm her şeyi rasyonel gösterir. Tehdit bile rasyoneldir; çünkü “maliyet–fayda” tablosuna yazılır. İnsan o tabloda satır arasıdır. İşçi, tüketici, çiftçi, ihracatçı… Hepsi kalem. Oysa gerçek hayatta her kalemin bir evi, sofrası, yarını vardır. Bir tarifeyi ekranda görmek bir an sürer; o tarifenin gündelik hayata sızması aylar alır, çoğu zaman da geri dönüşü olmaz. Sistemin mahareti, büyük kararları hızla almak, bedelleri küçük hayatlara, zamana yayarak dağıtmaktır.

Grönland’a gelince tablo daha da “temiz” görünür; çünkü beyazlık, kapitalizmin sevdiği boşluk yanılsamasını yaratır. Haritada büyük bir beyaz alan: Sanki kimsenin hikâyesi yokmuş gibi. Oysa her beyazlık, üstüne basılmayı bekleyen bir sayfa değildir; bazen üstünde hayat, hafıza, dil ve kök vardır.

Grönland’ın cazibesi, kapitalizmin “son sınır” iştahında saklıdır. Kuzey Kutbu ısındıkça yeni rotalar konuşulur. Rota, zaman demektir; zaman, maliyet; maliyet, kâr. Buz çekildikçe bir “lojistik hayal” büyür: Mesafeler kısalır, rekabet yeniden biçimlenir, kazananlar listesi güncellenir. Bir iklim felaketinin bile fırsat diline çevrilebilmesi, sistemin en soğuk reflekslerinden biridir.

Bunun bir yüzü de kaynak meselesidir. Kapitalizm madene farklı bakar: “Toprak” demez, “rezerv” der; “coğrafya” demez, “potansiyel” der. Bir yerin altındaki taş, üstündeki insandan daha kıymetliymiş gibi konuşulur. Bu dilde insanın adı geçmez; en fazla “nüfus” diye anılır, o da bir maliyet kalemi olarak.

Trump’ın yıllar önce Grönland için dolaşıma soktuğu “satın alma” fikri, bu dilin en çıplak hâlidir. Normal bir dünyada bir ülkeye “satın alma” cümlesi kurmak siyasi bir ayıptır. Piyasa zihniyeti ise ayıp kategorisiyle çalışmaz; yalnızca “işe yarar–yaramaz” diye bakar. O gün “tuhaf” denen fikir, bugün farklı ambalajlarla geri dönüyor: güvenlik, istikrar, tehdit algısı, stratejik gereklilik… Ambalaj değişir; içerik değişmez: “Buraya erişmem gerekir.”

Kapitalizmin devlet biçimi, zaman zaman şirket gibi davranır. Şirket gibi davranınca dünyayı bir bilanço defteri gibi açar: Kanada “yakın pazar”, Grönland “stratejik varlık”, deniz yolları “verimlilik”, buzullar “erişilebilirlik”. Hatta kriz bile “yeniden yapılanma fırsatı”na çevrilir. Bu dilin mizahı, kendini büyük bir ciddiyetle sunmasındadır: “rasyonel” görünecek kadar soğukkanlı, “normal” görünecek kadar tekrar eden bir düzen.

Düzenin en çelişkili tarafı ise “sınır” kavramıyla kurduğu ilişkidir. Kapitalizm serbest piyasa ister; sınırları sevmiyormuş gibi yapar. Para için sınır istemez, sermaye için pasaport kontrolü istemez. İnsan hareketine gelince sınır sever; vergiye gelince sınır sever; kaynak paylaşımına gelince sınır sever. Sınır, kimi zaman “engel” diye kötülenir, kimi zaman “kalkan” diye övülür; ihtiyaç neyse ona göre.

Bu yüzden Kanada ve Grönland, aynı hikâyenin iki ayrı sahnesidir: Yakına ekonomik sopa, uzağa stratejik işaret. Birinde pazar disipline edilir, diğerinde alan genişletilir. Bu hareketin arkasında kapitalizmin temel refleksi vardır: büyüme, genişleme, sahip olma, kontrol etme.

Dünya ısınırken buzlar çekiliyor; iklim krizi, insanlığın en yakıcı meselesi hâline geliyor. Fakat piyasa zihniyeti bunu bile “yeni rota” diye konuşabiliyor. İnsanın boğazını düğümleyen yer burası: Felaketin dili bile metalaştırılıyor. Yalnız toprak değil, zaman da satılıyor; yalnız kaynak değil, gelecek de fiyatlanıyor.

Haritayı pazar yapan dil, insanı da müşteriye çevirir. Müşteri olunca hak “talep”e dönüşür; talep olunca karşılığı “ödeyebildiğin kadar” olur. Oysa dünya böyle bir yer değil; olmamalı.

Kanada tutmadı, Grönland’a bakıyor. Yarın başka bir yer… Çünkü mesele coğrafya değil; iştah. Mesele güvenlik değil; büyüme mecburiyeti. Büyüme mecburiyeti bir gün mutlaka duvara toslayacak. Sorun şu: Duvara çarpan çoğu zaman o dili kuranlar değil, o dilin altında yaşayanlar olacak.

İlgili Konular: #Grönland

Yazarın Son Yazıları

Savaş Önce Dilde Başlar

Bazı kelimeler vardır; yalnızca bir şeyi anlatmaz, insanlığın iç karanlığını da ele verir. “War” ve “savaş” böyle kelimeler.

Devamını Oku
16.03.2026
Bebeklerin Ulusu Yok

Başlığını Ataol Behramoğlu’nun aynı adlı şiirinden ödünç alıyorum. Çünkü bazı sözler yalnızca şiirde kalmaz; bir gün gelir, çağın vicdanına dönüşür.

Devamını Oku
09.03.2026
Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.

Devamını Oku
02.03.2026
Mutluluk Artmış: Peki Bu Memlekette Neden Yüzler Asık?

Geçen hafta açıklanan Yaşam Memnuniyeti verilerine baktım. Kâğıt üstünde tablo düzgün: “Mutlu olduğunu” söyleyenlerin oranı 2024’te yüzde 49,6 iken 2025’te yüzde 53,3’e çıkmış. Ortalama yaşam memnuniyeti puanı ise 10 üzerinden 5,7’de kalmış. Aynı tabloda ülkenin en önemli sorunu yine hayat pahalılığı: yüzde 31,3. Arkasından yoksulluk ve eğitim geliyor. Yani rakamların yüzü gülüyor ama memleketin derdi yerli yerinde duruyor.

Devamını Oku
23.02.2026
Ganita’yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti?

Geçmiş öyküleri karıştırırken Ganita Direnişi’ne rastladım. Bir şehir bir zamanlar buldozerin önüne dikilmiş; bugünse denize varmak için iki yolu aşmayı kader sanıyor.

Devamını Oku
16.02.2026
Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar

Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum.

Devamını Oku
09.02.2026
İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Devamını Oku
02.02.2026
Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik…

Devamını Oku
26.01.2026
Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025