Onurlu bir miras: Uğur Mumcu
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

24.01.2026 09:53
Güncellenme:
Takip Et:

Bazı sabahlar vardır; şehir, daha gün doğmadan ağırlaşır. Ankara’nın kışına alışmış olsanız bile o ağırlık, rüzgârın soğuğundan gelmez; insanın içine çöken bir “eksilme” duygusundan gelir. Çünkü bazı kayıplar, bir kişiyi değil, bir ölçüyü alır götürür. Uğur Mumcu’yu anarken içimizde büyüyen boşluk, tam da bu yüzden: Bir insanı değil; bir çalışma ahlâkını, bir vicdan standardını, bir “doğruyu arama” disiplinini kaybetmenin sızısıdır bu.

Mumcu’nun adı bugün anılınca çoğu zaman iki şey aynı anda belirir: Gerçeğin peşinde yürüyen bir kalem ve o kalemin önüne çekilen acımasız bir duvar. Ama ben onun mirasını, yalnızca yarım kalan bir hayatın hüznüyle değil, tamamlanması gereken bir sorumluluğun ağırlığıyla düşünürüm. Çünkü onun bıraktığı yer, bir anma töreninin kürsüsü değil; bir masanın üstüdür: dağılmış dosyalar, kenarına not düşülmüş sayfalar, altı çizilmiş cümleler, birbirine bağlanması gereken izler…

Uğur Mumcu’nun en güçlü yanı, “bilmek” ile “inanmak” arasındaki çizgiyi titizlikle korumasıydı. Bugün her şey çok hızlı; bilgi de hızlı, yargı da hızlı, öfke de hızlı… Bir cümle kuruyoruz; peşinden bin cümle ekleniyor. Oysa Mumcu’nun dünyasında cümle, kolay kurulmazdı; bir iddia, ancak belgeye basınca ayağa kalkardı. Onun yazıları bu yüzden yalnızca okunmaz; izlenirdi. Okur, bir metnin içinde dolaşırken, sanki karanlık bir odada el yordamıyla düğmeye ulaşır gibi ilerlerdi: önce küçük bir ayrıntı, sonra o ayrıntının açtığı başka bir kapı, sonra bir bağ, sonra bir başka bağ… Ve bir anda, o “tesadüf” diye geçiştirilen şeyin aslında nasıl bir düzenin parçası olduğunu görürdünüz.

Uğur Mumcu’yu “onurlu” kılan şey de burada saklı: Kendi güvenliğini, kendi rahatını, kendi konforunu öncelemeyen bir doğruluk ısrarı. Bir insan, kalemiyle bir ülkenin karanlıkta kalmış ilişkilerine dokunduğunda, yalnız yazı yazmış olmaz; bir düzeni rahatsız eder. Mumcu, rahatsız edenlerdendi. Üstelik bunu sloganla değil, emekle yapardı. Çarpıcı başlıklar atmak kolaydır; zor olan, o başlığın altını dolduracak kadar çalışmaktır. O, tam da bunu yaptı.

Bu ülkede “cesaret” kelimesi bazen çok çabuk harcanır. Oysa cesaret, yüksek sesle konuşmak değildir; doğru bilgiye dayanarak konuşmaktır. Cesaret, kalabalığın yönüne değil, gerçeğin yönüne bakmaktır. Cesaret, alkışın kolayına değil, yalnızlığın zorluğuna razı olmaktır. Mumcu’nun hayatından geriye kalan duygu, çoğu zaman işte bu: yalnızlığa razı olmanın haysiyeti.

24 Ocak 1993’ü yalnızca bir tarih olarak okumak, meseleyi küçültmek olur. O gün, Ankara’nın Karlı Sokak’ında patlayan şey, bir arabanın içinde yalnızca bir insanın hayatı değildi. Patlayan, toplumun “hakikate ulaşma” umudunun tam ortasındaki bir yerdi. Sonra yıllar geçti; davalar, dosyalar, konuşmalar, iddialar, inkârlar… Her şey birbirine karıştı. Ama bu karmaşanın içinden hâlâ sızan bir duygu var: “Bu kadar mı?” sorusu. Bu ülke, kendisine ayna tutanlara bu kadar mı yabancı? Kendini kandırmak bu kadar mı kolay? Bir kalemi susturmanın, hakikati susturmakla aynı şey olmadığını neden bu kadar geç anlıyoruz?

Uğur Mumcu’nun mirası, bir hatıra albümünde saklanan birkaç fotoğraf değildir. Miras, bir yöntemdir. Miras, bir disiplin. Miras, “bunu böyle biliyoruz” denilen şeyin karşısına dikilip, “neden böyle biliyoruz?” diye sormaktır. Miras, “herkes böyle söylüyor” cümlesini yetmez bulmaktır. Miras, kalabalığın konforunu değil, hakikatin yükünü seçmektir.

Bazen düşünüyorum: Bugün yaşasa, hangi cümlelerimizi eksik bulurdu? Hangi kolay yargılarımıza itiraz ederdi? Hangi aceleciliğimizi yüzümüze vururdu? Muhtemelen ilk şunu söylerdi: “Önce bil.” Sonra da eklerdi: “Bilmek, emek ister.” Çünkü bilgi, bir linke tıklamakla tamamlanmıyor. Bilgi, bir paylaşımı kopyalamakla oluşmuyor. Bilgi, araştırmakla, karşılaştırmakla, soruyu yeniden sormakla, parça parça birleştirmekle büyüyor.

Mumcu’nun mirasını duygusal kılan şey, yalnızca kaybın acısı değil; geride kalanların omzuna binen görevdir. Çünkü her toplum, bazı isimleri yalnızca sevmekle yetinemez; onları sürdürmek zorundadır. Uğur Mumcu’yu anmak, bir cümle kurup dağılıp gitmek değildir. Uğur Mumcu’yu anmak; yazının namusunu, bilginin haysiyetini, yurttaş olmanın ağırlığını yeniden hatırlamaktır.

Bir de şu var: Onun adı, çoğu zaman bir “eksik kalan adalet” duygusunu da taşır. O duygu, insanın içini yakar; çünkü adalet, yalnız mahkeme salonlarında aranan bir şey değildir. Adalet, toplumun kendi kendine söylediği doğru sözlerde de aranır. Bir ülke, doğruyu söylemeyi unutursa, adaletin kapısı da zor açılır.

Belki de bu yüzden, Uğur Mumcu’yu her hatırladığımızda içimizde iki ayrı ses uyanır: Biri yasın sesi; diğeri çağrının sesi. Yas, insanın kalbinde bir ağırlık bırakır. Çağrı ise, insanın omzuna bir sorumluluk.

Ben bu yazıyı bir anma metni gibi bitirmek istemiyorum. Çünkü anma, bazen insanı rahatlatır; oysa Mumcu’nun mirası rahatlatan bir miras değil, uyandıran bir mirastır. İnsan kendine şunu sormadan bırakmamalı: “Ben bugün, doğruya yaklaşmak için ne yaptım?” Bir cümleyi yazarken dayanağımı düşündüm mü? Bir iddiayı dinlerken belgesini sordum mu? Kalabalığın yönü ile gerçeğin yönü çatıştığında, hangi tarafa baktım?

Uğur Mumcu’nun onurlu mirası, belki de en çok şu cümlede toplanır: Hakikat, korunması gereken bir şeydir. Ve hakikati korumak, bazen insanın kendisini bile aşan bir görevdir.

Bugün ona borcumuz, yalnızca hatırlamak değil; onun bıraktığı ölçüyü canlı tutmaktır. Kalemin dürüstlüğünü, bilginin emeğini, yurttaşlığın sorumluluğunu… Onurlu miras dediğimiz şey, tam da budur.

İlgili Konular: #Uğur Mumcu

Yazarın Son Yazıları

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025