23. Ankara Kitap Fuarı bir kez daha gösterdi ki fuarlar yalnızca kitapların sergilendiği yerler değildir. Oralarda bir ülkenin söze ne kadar alan açtığı, farklı düşünceye ne kadar tahammül edebildiği de ortaya çıkar.
Ankara Kitap Fuarı’nın kapısından içeri girince göz önce raflara değil, insanlara takılıyor. Resimli kitapların önünde duran çocuklara, yıllardır okuduğu yazarı görünce yüzü aydınlanan okurlara, ellerinde dosyalarla, notlarla, heyecanla salondan salona koşan gençlere… Çünkü böyle yerlerde insan yalnızca kitaplarla değil, memleketle de karşılaşıyor.
Dışarıdan bakınca kitap fuarı, kültür hayatının alışıldık buluşmalarından biri gibi görünüyor. Yayınevleri geliyor, yazarlar okurlarıyla buluşuyor, yeni çıkan kitaplar raflara diziliyor, söyleşiler yapılıyor. Ama işin aslı bundan daha büyük. Fuarın koridorlarında yalnızca okurlar dolaşmıyor; hafıza dolaşıyor, merak dolaşıyor, itiraz dolaşıyor, umut dolaşıyor. Bir toplumun düşünceyle kurduğu ilişki, bazen en açık biçimiyle tam da orada görünür oluyor.
Bu yüzden kitap fuarlarını yalnızca satış alanı gibi görmek mümkün değil. Elbette orada kitap alınır, satılır. Ama asıl dolaşıma giren şey kitaptan ibaret değildir. Bir roman insanın içini yoklar, bir şiir yıllardır dile gelmeyen bir yere dokunur, bir tanıklık unutturulmak isteneni yeniden ayağa kaldırır. Kitap dediğimiz şey biraz da budur: insanın elinde taşıdığı küçük ama inatçı bir ışık.
Tam da bu nedenle, bir fuarda bir standın hedef alınması, bir kitabın tehdit gibi görülmesi, bir yazarın susturulmak istenmesi basit bir olay sayılamaz. Çünkü orada yere düşen yalnızca birkaç kitap değildir. Asıl yara, düşüncenin dolaşım hakkına açılır; bir cümlenin var olma hakkına, bir başkasının sesine katlanabilme terbiyesine açılır. Kitaba öfkeyle yaklaşan, çoğu zaman söze de öfkeyle yaklaşıyor. Söze tahammül azaldıkça, memleketin dili sertleşiyor.
Bugün yaşanan sıkışmanın önemli bir bölümü de buradan okunabilir. Karşı olunan düşünceye düşünceyle cevap vermek yerine onu bastırmanın yolu aranıyor. Tartışmayı değil susturmayı, anlamayı değil yaftalamayı seçen bir dil giderek yayılıyor. Oysa kültür dediğimiz şey, yalnızca bize yakın gelen sesleri çoğaltmak değildir. Bize uzak duran sese de yaşama hakkı tanıyabilmektir. Bir rafın anlamı da biraz buradan gelir; sevdiğimiz kitabı da taşır, bize uzak duran kitabı da.
Asıl mesele şudur: Aynı çatı altında yan yana durabiliyor muyuz? Aynı koridorda, aynı fuarda, aynı şehirde birbirimizin sözüne tahammül edebiliyor muyuz? Demokrasi yalnızca seçim meydanlarında ölçülmez. Bazen bir kitap standının önünde, bir söyleşi salonunun kapısında, bir imza kuyruğunun ucunda da ölçülür. Çünkü düşünceye alan açamayan toplum, zamanla insana da alan açamaz.
Kitap fuarları bu bakımdan yalnızca bir kültür etkinliği değil, bir ölçüdür. Okurun hâlâ kitaba yönelmesi kıymetlidir. Gençlerin, çocukların, öğretmenlerin, emeklilerin aynı çatı altında buluşması umut vericidir. Ama aynı yerde tahammülsüzlük de boy gösteriyorsa, orada durup yeniden düşünmek gerekir. Çünkü fuarlar yalnızca kültür hayatını değil, memleketin iç iklimini de gösterir.
Yine de umut kitapların tarafında duruyor. Çünkü gürültü büyüktür ama ömrü kısadır. Bir cümle ise insanın içinde uzun süre kalır. Bazen yıllarca, bazen bir ömür boyunca. Bir kitap bir insanı değiştirir; değişen insan da dönüp hayatın akışına dokunur. Bu yüzden kitaba yönelen her hoyratlık, biraz da hafızaya, biraz da vicdana yönelmiş olur.
Sonunda mesele dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: Bir ülke kitapla nasıl ilişki kuruyorsa, geleceğiyle de öyle ilişki kuruyor. Kitaba saygı duyan toplum düşünceye alan açar. Kitaptan korkan toplum ise eninde sonunda kendi sesinden de korkmaya başlar.
Ankara Kitap Fuarı’nın koridorlarında dolaştıktan sonra akılda kalan duygu tam da buydu: Orada yalnızca kitaplar yan yana değildi. Memleket de bütün gerilimiyle, bütün umuduyla oradaydı.