Ordu’da büyüyen maden baskısı, yalnızca toprağı değil bir kentin belleğini, geçimini ve geleceğini hedef alıyor. Çünkü bazı yerler haritayla değil, hafızayla savunulur.
Ordu’da bugün yükselen itirazı yalnızca bir çevre tepkisi gibi görmek, bu kenti eksik okumaktır. Burada savunulan şey yalnızca ağaç, su, toprak değildir; memleket duygusudur. Çünkü Ordu, önüne konulan her “kalkınma” dosyasına aynı yerden bakıyor: Eğer o dosya denizi dolduruyor, dereyi kurutuyor, dağı oyuyor, köyü yerinden ediyorsa bunun adı kalkınma olmaz; olsa olsa talan olur.
Son günlerde maden başlığı altında yaşanan gerilim de tam bu noktadan okunmalı. 8–9 Nisan’daki ihalelerle birlikte Ordu’nun pek çok mahallesi ve geniş bir coğrafyası yeniden maden sahası olarak gündeme girdi. Yani ortada artık kulaktan dolma bir kaygı yok. Haritaya işlenmiş, takvime bağlanmış, resmî kayıtlara geçmiş bir müdahale var. Dahası, tehlike yalnızca ihale ilanlarıyla sınırlı değil. Kabadüz’de bir maden projesi için verilen “ÇED olumlu” kararı, meselenin kâğıt üstünde dolaşan bir niyet olmaktan çıktığını açıkça gösteriyor.
Ama Ordu’nun bu itirazı yeni değil. Bu şehir, daha önce de kıyısına uzanan hoyratlığa karşı durdu. Deniz dolgusuna ilişkin projelerde verilen iptal kararları, Ordu’nun yalnızca tepki gösteren değil, hakkını hukuk yoluyla da arayan bir kent olduğunu gösterdi. Demek ki burada bir anlık öfke yok; birikmiş bir hafıza, yaşanmış bir deneyim var. Ordu neyle karşı karşıya olduğunu biliyor.
Bunu en iyi anlatan yerlerden biri Fatsa. Altın madeni yıllardır bu kentin hafızasında yalnızca bir yatırım başlığı olarak durmuyor; aynı zamanda kuşku, tedirginlik ve ağır bir tecrübe olarak yaşıyor. Kirlilik tartışmaları, siyanür endişesi, mahkeme süreçleri, iptal edilen ruhsatlar… Bütün bunlar, halkın neden bugün daha yüksek sesle konuştuğunu anlatmaya yetiyor. Ordu halkı bu meseleye ezbere karşı çıkmıyor; gördüğünü unutmayan bir hafızayla yaklaşıyor.
Bu yüzden Ceren Özdemir Meydanı’nda yükselen itiraz önemlidir. Çünkü o meydandaki ses, yalnızca birkaç çevrecinin ya da birkaç kurumun sesi değildir. Bu, memleketin geleceği konusunda söz söyleme hakkını elinden bırakmak istemeyen bir kentin sesidir. “Pasif direniş” çağrılarının karşılık bulması da bundandır. Halk bazen yalnızca sloganla değil, gündelik hayatın içindeki tercihleriyle de karşı koyar. Bir şirkete kolaylık sağlamamak, ona yol açmamak, onu olağan bir durum gibi kabul etmemek de mücadelenin parçasıdır.
Asıl soru şudur: Bir kentin dağına, deresine, yaylasına, fındığına, suyuna yalnızca yer altındaki cevher kadar mı bakacağız? Ordu’yu ruhsat dosyalarıyla mı tanımlayacağız, yoksa bu kentin yüzyıllardır kurduğu hayatla mı? Çünkü dağ dediğiniz şey yalnızca taş değildir. İçinde suyun yolu vardır, emeğin izi vardır, yarının umudu vardır. Toprağa yalnızca çıkarılacak maden gözüyle bakanlar, memleketin asıl değerini çoğu zaman hiç göremez.
Bir süredir bu ülkede aynı cümleyi farklı şehirlerde tekrar tekrar duyuyoruz: Yatırım gelecek, istihdam olacak, bölge kalkınacak. O parlak cümlelerin gerisinde ise çoğu zaman parçalanmış doğa, yıpranmış köy hayatı, kirlenmiş su ve geri dönülmez kayıplar kalıyor. Ordu’nun bugün itiraz ettiği şey tam da budur. Çünkü bu ülkenin insanı artık “önce kazalım, sonra bakarız” anlayışının nelere mal olduğunu yaşayarak öğrendi.
Benim için mesele açık: Denizini yola teslim etmeyen Ordu, toprağını da madene teslim etmez. Bu, yalnızca bir slogan değil, bu kentin karakteridir. Ordu, kendisine rağmen verilen kararlara boyun eğecek bir şehir değil. Çünkü burada memleket duygusu hâlâ canlı. İnsanlar toprağa yalnızca basmıyor; onu tanıyor, hatırlıyor, onunla yaşıyor.
Bu nedenle bugün Ordu’da savunulan şey yalnızca doğa değildir. Bir hayat biçimi savunuluyor. Bir kentin kendine benzeyerek kalma hakkı savunuluyor. Ve bu yüzden son söz nettir: Ordu’nun hafızası kazılamaz.