Adaleti en çok açık zulüm değil, kanıksanan küçük keyfilikler yaralar. Aynı ölçünün herkese uygulanmadığı duygusu yayıldığında, yalnız hukuk değil, ortak hayat da aşınır.
“Millet, hızlı ve kesin adaleti temin eden uygar usulleri istiyor.” — Mustafa Kemal Atatürk. Bu cümle bugün de ağırlığını koruyor. Çünkü adaletin yarası yalnız yokluğu değildir; gecikmesi, eğilip bükülmesi ve kişiye göre değiştiği duygusudur. Bir memlekette yurttaşı en çok kemiren şey de budur: Adaletin eşit uygulanmadığını hissetmek.
Bir toplum bir günde çökmez. Adalet duygusunu da bir anda yitirmez. Asıl kayıp daha sinsi ilerler. İnsan önce küçük haksızlıklara ses çıkarmaz, sonra onları kanıksar, ardından da hiç normal olmayan şeyleri hayatın olağan akışı sanmaya başlar. Bence bugün memleketin en ağır yaralarından biri tam burada açılıyor. Çünkü büyük kötülük ilk anda sarsar; küçük adaletsizlikler ise tekrarlandıkça insanın içindeki ölçüyü bozar.
Aynı durumda olanlara farklı muamele yapılması, birine başka ötekine başka kural işletilmesi, aynı sözün bir ağızdan çıkınca makbul, başka bir ağızdan çıkınca sakıncalı sayılması... Bunlar tek tek bakıldığında küçük ayrıntılar gibi görülebilir. Oysa memleket dediğimiz şey biraz da bu ayrıntıların toplamıdır. Adalet duygusu büyük nutuklarla değil, günlük hayatta gördüğümüz ölçüyle ayakta kalır. İnsan, hakkın kişiye göre değiştiğini düşündüğü anda devlete de topluma da ortak hayata da başka türlü bakmaya başlar.
Haksızlığın en tehlikeli yanı bazen büyüklüğü değil, tekrarıdır. Bir kez olunca tepki doğurur. Sonra öfke yerini yorgunluğa bırakır. En sonunda da insanlar şaşırmamaya başlar. İşte asıl kırılma budur. Çünkü şaşırma duygusunu kaybeden toplum, itiraz gücünü de yavaş yavaş kaybeder. Vicdan önce ses yükseltir, sonra yorulur, en sonunda susar. Sessizlik yerleştiğinde adaletsizlik yalnız yukarıda kurulan bir düzen olmaktan çıkar, aşağıda kabullenilmiş bir hayata dönüşür.
Keyfilik tam da burada çürütür bizi. Neden öyle olduğunun açıklanamadığı yerde. Ölçünün kişiye göre değiştiği yerde. Yakını olanın daha kolay yol aldığı, güçlü olanın daha rahat konuştuğu, sesi az çıkanın daha kolay ezildiği yerde. İnsan, işte o noktada yalnız hakkını değil, kendine olan saygısını da kaybetmeye başlar. Çünkü adalet duygusu biraz da insanın “Ben bu memlekette eşit yurttaşım” diyebilmesidir. Bu cümle zedelendiğinde geriye yalnız kırgınlık değil, güvensizlik kalır.
O güvensizlik büyüdükçe toplumun ahlakı da bozulur. İnsanlar hak aramak yerine yol bulmaya çalışır. Ölçü istemek yerine bağlantı arar. Kuralın işlemediğine inanan yurttaş, bir süre sonra ilkeye değil, himayeye bakar. Bu da memleketi içten içe çürütür. Çünkü adalet zayıfladığında yalnız mahkeme salonları yara almaz; dil yara alır, vicdan yara alır, birlikte yaşama fikri yara alır. Herkes kendi tarafının haksızlığını görmezden gelmeye, karşı tarafın hakkını ise hak saymamaya başlar. O saatten sonra tartıştığınız şey hukuk değil, güç olur.
Belki de bu yüzden mesele yalnız “adalet var mı, yok mu” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Adalet duygusu toplumun içinde hâlâ canlı mı? İnsanlar bir haksızlık gördüğünde hâlâ “Bu normal değil” diyebiliyor mu? Yoksa her şeyi bir bahaneye, bir sadakate, bir tarafgirliğe mi teslim ediyoruz? Çünkü haksızlığın en büyük başarısı kendini haklı göstermesi değil, sıradan göstermesidir.
Bir memleket en çok büyük felaketlerle değil, küçük haksızlıklara alışa alışa eksilir. İtirazını kaybede kaybede eksilir. Ölçüsünü yitire yitire eksilir. Sonra bir gün dönüp baktığında geriye şu acı gerçek kalır: Adaletin yokluğu kadar, onun yokluğuna alışmış olmak da yıkıcıdır.
Haksızlığa değil yalnız, haksızlığın olağan sayılmasına alışan toplum eksilir. Ve bir ülke için bundan daha ağır bir yoksullaşma da yoktur.