Yassıada ve Midilli arasında...

11 Eylül 2020 Cuma

Birbirine uzak ve birbirine yakın iki ada. 

Birbirinden uzak ve birbirine yakın iki küçük haber.

Haberin birinde özne Midilli’deki mülteciler, diğerinde Yassıada ve siyasiler.

Midilli’deki mülteci kampında yangın çıkmış. 

Mülteciler korona karantinalarına isyan edip kampı yakmışlar ve adanın merkezine doğru yürümeye başlamışlar. 

Binlerce insan... adanın dağlarına, ormanlarına dağılmışlar. 

Güvenlik güçleri onları durdurmakta zorlanıyormuş. 

Üzerlerine gaz bombaları atılmış. Olağanüstü hal ilan edilmiş. 

Denizin ortasında bir adada kimsesiz çocuklar ve kimsesiz yetişkinler... 

Savaştan kaçmanın ve savaşa varmanın çaresiz öfkesiyle bir salgının içinden bir başka salgına doğru... yürüyormuş. Ölüyormuş. Deliriyormuş. 

Adada... Denizin ortasında... Etrafı sularla çevrili bir yangın nasıl olur da sönmez?

Ve nasıl olur da dünyanın vicdanı o yangında küle dönmez... diye mi öfkelenmeli insan?

Yoksa;

İktidardaki siyasilerin yarın Marmara’da, Yassıada’da 12 Eylül Askeri Darbesi’nin kırkıncı yıldönümü “şerefine” yapacakları...

Ve gelmiş geçmiş darbelerin bu ülkeye ve demokrasiye verdiği zararları konuşacakları... Utanmadan konuşacakları... 

Hem de bunu Yassıada’da konuşacakları... 

Hâlâ konuşacakları toplantıya mı öfkelenmeli?

Bu iki haberin de küçücük olması insana aslen ne düşündürmeli?

Midili’de olanları anlamak ve Yassıada’da olanları anlamlandırmak için neleri bilmek gerekli? 

Midilli’nin asıl adı olan Lesbos’u, antikçağların lezbiyen şairi Sappho’dan aldığını bilmek mesela?

Barbaros Hayrettin Paşa’nın bu adada doğduğunu?

Adanın ovaları, dağları, zeytin, köknar, çınar ve kayın ağaçları olduğunu?

Mesela, bilse insan bunu, mültecilerin ateşiyle yanan ağaçlar ve insanlar ve iktidarlar üzerine anlamlar yüklemeye yeter mi gücü?

Bu dünyanın gerçekleri ve değerleri birden değişir mi gözüne?

Ya da;

Yassıada’nın düz bir arazisi olduğunu ama kıyılarının denize dik dik aktığını öğrense?

Adayı dışarıdan tırmanılmaz ama içinden de kolay kolay dışına çıkılmaz bir kaleye benzetiverse?

Belki de o yüzden çok çok eskiden üzerine manastır yapıldığını, manastırın altındaki dehlizlerin de zindan olarak kullanıldığını anlasa?

Issızlığının cazibesine kapılıp adada yaşamaya heveslenen bir İngiliz sefirinin yılgınlığıyla, sonraki sahibi Mısır Hıdivi’nin yılgınlığı arasında müstehzi bağlar kursa?

Bir dönem Deniz Kuvvetleri’nin olan ve 60 darbesi sonrası sadece mahkemelere değil, idam sehpalarına da ev sahipliği yapan bu adada kimlerin kimlerin hayaletlerinin dolaştığını düşünse?

Mevcut iktidarın bu adaya, bir adaya, bir ülkeye sahip olma isteğinin son halkasında asılı duran eylemler ve niyetler arasına bağlantılar kurar mı?

Darbeleri basamak yaparak yükselen ve vardığı yerden geriye baktığında kutsaması gereken darbelerle şekillenmiş bir geçmişi, hamasi konuşmalarla yeren ve asla samimi görünmeyen bir siyasi söylemin çıngıraklı gösterilerine yine de kanar mı?

Bu ülkenin gerçekleri ve kendi değerleri birden değişir mi?

Bir düşünün...

Ortalık hayata değil, sadece ve sadece kâr ve zarara yönelik önlemler alındığı için ardı ardına ölen insanların haberlerinden yıkılırken... 

Aslen hangi gündem daha önemlidir bir diğerinden.

Hangi ada daha yakın ya da uzak kalbimizden ve fikrimizden...

Ve iktidarlar yüzünden başımıza gelen tüm bu korkunç şeylerden?


Yazarın Son Yazıları

Anarko Kemalist 16 Eylül 2020
Gırgır da Gırgır 26 Ağustos 2020
Korkunun ecele faydası 19 Ağustos 2020
Kötü bayramlar 31 Temmuz 2020