Kara haberler zincirinin son halkası Londra’dan geldi: İngiltere, İskoçya ve Galler’de yapılan yerel seçimlerde iktidardaki İşçi Partisi resmen çakıldı.
Başbakan Starmer, hükümet için tayin edici bir sınav olarak görülen sandıkta hezimet yedi.
Beri tarafta muhafazakârlar da ağır kayıplar verdi.
Zafer, İngiliz siyasetinde deprem etkisi yaratan Farange’ın ırkçı ve popülist Reform Partisi’ne gitti.
“Gitmem!” diye direten Starmer’ın koltuğu sallanırken Nigel Farage; “Ne yaparsanız yapın! Biz ilk seçimde iktidardayız” çığlıkları atıyor.
Kıta Avrupa’sında olduğu gibi tıpkı İngiltere’de de ana akım merkez sol ve sağ partiler çöküşte.
Manş’ın beri yanındaki yerel seçim badiresinden bir gün önce tam, Almanya da Merz iktidarının ilk yılını kutluyordu.
Ama bir kutlamadan çok, ülkeye kaygı hâkimdi.
Hıristiyan Demokrat lider Friedrich Merz başkanlığındaki hükümetin desteği zira bir yıl içinde eridi.
Hıristiyan Demokrat iktidarın hiçbir varlık göstermeyen Sosyal Demokrat koalisyon ortağı firarda.
Merz’e destek ise yerlerde, yüzde 15’lerde kalıyor.
Bu; Merz’i, dünya çapında en düşük popülarite profiline sahip lider yapıyor.
Arkasından yüzde 18’le Fransa Cumhurbaşkanı Macron geliyor.
ÜÇ TOPAL ÖRDEK
Starmer-Merz-Macron...
Bu üç topal ördek bugün Avrupa’nın üç büyük ülkesini yönetiyor.
Aşırı sağ, üç ülkede de önü alınamayan yükselişte.
Siyasetin nirengini oluşturan merkez sağ ve de merkez sol partiler çöküşte.
Almanya’da AfD aşırı sağı, 2026 baharındaki kamuoyu yoklamalarına göre birinci parti olarak yüzde 27’lerde seyrediyor. 2026 güzünde Saksonya-Anhalt, Mecklenburg-Ön Pomeranya seçimlerinde; İngiliz Reform Partisi gibi tıpkı AfD de zafere koşuyor.
Komşu Fransa da keza benzer biçimde, gelecek yılki cumhurbaşkanlığı yarışının favori adayı post-modern faşist “Ulusal Birlik/Rassemblement National” partisinin 30 yaşındaki lideri Jordan Bardella.
Le Pen ailesinin markasını ve de mirasını taşıyan “Ulusal Birlik”, yoklamalarda yüzde 35 destekle ilk sırada.
SON KURŞUN...
Sözün kısası, Avrupa demokrasilerinin fabrika ayarları tamamıyla bozulmuş. Alman Hıristiyan demokratlarından Markus Söder’in sözleriyle, halen görevde bulunan hükümetler, “bundan böyle artık demokrasilerin son kurşunu”.
Arkasına Trump kasırgasını da alan Avrupa aşırı sağının iktidara gelmesini engellemek amacıyla her seferinde bir araya gelen, ancak ne ki seçmene söyleyecek sözü kalmayan merkez partiler, daha ne kadar Avrupa’nın bu büyük ülkelerinde bir “kalkan/firewall” işlevi görebilecek?
Ne kadar daha aşırı sağı iktidardan uzak tutabilecekler?
Bu sorunun yanıtı yok.
Yaşadığımız belirsizliklerle dolu bu “zeitenweide/jeopolitik savruluş” zamanlarında... Eski Kıta’nın en büyük talihsizliği, lider olmayan liderlerin elinde kalması.
Zamanında AB’nin lokomotif ortaklığını oluşturan Helmut Kohl ve Mitterrand’ın efsanevi liderliği yerinde şimdi gaf üstüne gaf yapan silik Merz ve ikinci döneminde siyasi karmaşada beş başbakan eskiten Macron var.
Kohl’ların, Mitterrand’ların döneminde AB üyesi olan Birleşik Krallık’ın başbakanı Starmer’ın da kaç vakte dek koltuğunu koruyacağı belirsiz.
Bu sis ve belirsizlikler içinde Avrupa dengelerinde kartlar sil baştan dağıtılırken üç topal ördeğin amansız bir “sandalye kapmaca/musical chairs” oyunu oynadıklarını görüyoruz.
Starmer, hepsinin ortak sorunu olan Trump krizini ve ülke içindeki siyasi zafiyetini, AB’ye stratejik bir yakınlaşmayla aşmaya çalışıyor. Londra özellikle savunma alanında, başta Almanya olmak üzere ikili anlaşmalar yaparak Avrupa güvenlik mimarisinin dışında kalmamayı hedefliyor.
‘KAN VE DEMİR’ KORKUSU
Güvenlik konusunun merkezinde Almanya var.
Almanya, hem bu ülkeden çekilecek 5 bin ABD askeri ile son dönemde gündemde hem Berlin adına devasa bir paradigma değişikliği olan silahlanma hamlesiyle konuşuluyor.
Hatta Otto von Bismarck’ın 19. yüzyılda düsturu olan “kan ve demir” söylemine dahi gönderme yapan var.
Gerçi bugün kimse “kan”dan bahsetmiyor ama “demir” söylemiyle kast edilen “savaş sanayisi” Almanya’da bundan böyle tam gaz atakta. Wall Street Journal, örneğin Volkswagen gibi ihracat krizine giren büyük araba markalarının silah sanayisine yatay geçiş yaptığını söylüyor.
Önümüzdeki dört yılda Almanya’nın “askeri bütçesi”nin, Fransa ve İngiltere’nin toplam askeri harcama bütçelerini arkada bırakması bekleniyor.
Bu deprem Avrupa’da, özellikle de komşularda kaygı yaratıyor.
Fransa hem geçmişin hortlaklarının hem silah sanayisindeki yarışın üstünlüğünü Almanya’ya kaptırmamak paniğinde.
Polonya ise “silahlanmış Almanya”nın üstüne ileride bir de bu ülkenin AfD iktidarlarına geçmesinden korkuyor.
Rivayet muhtelif: Kimi 1918, kimileri de 1930’lara döndüğümüzü söylüyor.
Her durumda daha bunlar iyi günlerimiz.