SÜLEYMAN TOSUNOĞLU - FRANSA (CANNES)
79’uncu Cannes Film Festivali’ne günler kala yorucu bir yolculuğun ardından şehre geliyoruz. Şehir henüz tam anlamıyla kalabalığa teslim olmuş değil. Ama yöre halkı hafif gergin bir sabırla 12-23 Mayıs tarihleri arasında yapılacak festivalin başlamasını bekliyor. Temizlik işçilerinin sabah mesaisi yeni bitmiş, bariyerler yavaş yavaş yerlerine yerleştiriliyor. Bir yandan kırmızı halılar seriliyor, diğer yandan festival için sahne kuruluyor.
Hazırlıkların en iyi görüldüğü yerler, bulvarın hemen arkasına düşen küçük sokaklar. Işıltının bir adım gerisinde kalan bu mahallelerde Cannes’ın gerçek yüzüyle karşılaşıyorsunuz. Bir kafenin önünde sandalyeleri dizen orta yaşlı bir esnaf omuz silkerek başlıyor anlatmaya: “Festival bizim için hem nimet hem yük” diyor. “İki hafta boyunca bütün yıl kazanamadığımızı kazanıyoruz. Ama sonra yine aynı sessizlik.” Yirmi yıldır aynı sokakta küçük bir kafe işleten Jean’e göre Cannes artık eskisi gibi değil. “Eskiden insanlar film konuşurdu. Şimdi daha çok kimin geldiği, hangi (Cannes) SüleYMAn tosunoğlu markanın parti verdiği merak ediliyor. Sinema hâlâ var ama arka planda” diyor Jean. Sözleri, festivalin geçirdiği dönüşümü de özetliyor aslında. Bir tarafta sanat, diğer tarafta küresel gösteri ekonomisi.
Bu ikili yapı, Fransa’nın kültür politikaları açısından da önemli bir tartışma başlığı. Devlet destekli sinema geleneği ile uluslararası platformların baskınlığı arasında giderek büyüyen bir gerilim var. Cannes, bu gerilimin vitrine çıktığı yer. Biraz ileride, küçük bir hediyelik eşya dükkânına giriyorum. Raflarda kartpostallar, minyatür film kameraları, festival afişleri. Dükkân sahibi kadın, festival haftasında fiyatların arttığı eleştirilerine alışkın. Gülümseyerek cevap veriyor: “Evet, fiyatlar artıyor. Ama kiralar da artıyor. Elektrik, vergi... Cannes’da yaşamak kolay değil. Festival olmasa bu dükkânı açık tutamam.” Cannes yalnızca zenginlerin vitrini değil, aynı zamanda giderek pahalılaşan bir yaşam alanı. Bir tür paradoks: Şehir ne kadar ünlü olursa burada yaşamak o kadar zorlaşıyor.
İKİ AYRI GERÇEKLİK
Cannes Film Festivali her yıl aynı anda iki farklı gerçekliği barındırıyor: Biri kırmızı halının üzerindeki dünya, diğeri onun hemen yanı başında ama dışında kalan yaşam. Festival henüz başlamasa da politik atmosfer hissediliyor. Bu yıl hangi filmlerin tartışma yaratacağı, hangi yönetmenlerin sahneden mesaj vereceği şimdiden konuşuluyor. Geçmişte 1968 Cannes Film Festivali’nin iptali gibi anlar yaşamış bir organizasyon için bu tür gerilimler yeni değil. Ama bugün meseleler daha küresel: savaşlar, göç, ifade özgürlüğü, dijital platformların kültürel etkisi. Palais des Festivals et des Congrès (Festivale ev sahipliği yapan kongre ve etkinlik merkezi) önüne geldiğimde işçiler son hazırlıkları yapıyor. Dev afişler asılıyor, güvenlik noktaları kuruluyor.
Sokaklar şimdiden hareketli. Akşama doğru Le Suquet’ye çıkıyorum. Yukarıdan bakınca Cannes ikiye ayrılıyor: Aşağıda kurulmakta olan sahne, yukarıdaysa hâlâ kendi ritmini koruyan eski şehir. Dar sokaklarda birkaç yerli, meraklı turist... Bir restoranın önünde duran yaşlı adama festivali soruyorum. “Festival mi?” diyor hafifçe gülerek, “Biz yukarıdan izleriz. Gürültüsü aşağıda kalır.” Ama aslında kalmıyor. O gürültü, o hareket, o gerilim bütün şehre yayılıyor. Çünkü Cannes, festival başladığında değil, başlamadan önce gürültüye dönüşüyor. Henüz kırmızı halı geçitleri başlamadı, sinema yıldızları gelmedi. Kameralar kurulmadı. Ama hikâye çoktan başladı.
tosunoglu.sul@gmail.com