İran’ın “tavus kuşu tahtı”nın varisi Rıza Pehlevi, Berlin’de ensesine atılan domates sosu ile kovalandı.
Tom Barrack’ın arayıp da bulamadığı “merhametli monark adayı” değil mi aslında Rıza Pehlevi?
Pehlevi hanedanının veliahtı, “Avrupa İsrail basın derneği” eşliğinde, Avrupa’da ABDİsrail savaşına destek sağlamak için kapı kapı dolaştırıldı.
İran muhaliflerinin sözde “lideri” olarak sunulan sürgün veliaht, Avrupa çıkartmasının ilk ayağında önce Roma’ya gitti. Orada önemsiz siyasi temsilcilerle görüştükten sonra, İtalyan başkentinde “Amerikan Etütleri Merkezi”nde bir konferansa katıldı.
Arkadan Berlin’e uçtu. Merz hükümeti tarafından görüşme talebi geri çevrilse de bir basın toplantısı düzenledi.
Soru bombardımanı ateşten gömlek gibiydi: “Ülkenize saldırı savaşını ABD ile başlatan İsrail hükümetinin desteği arkanızda” diyerek söze giren bir Alman gazeteci sorunun devamını şöyle getirdi:
“Nitekim ki buraya da (İsrail’in) bir lobi grubuyla geldiniz. Dünya sizin İsrail istihbaratı bağlantılı (Israeli asset) olduğunuzu düşünüyor. Öyle misiniz?”
Bir başka soru da şöyleydi: “Baştan sizin de desteklediğiniz saldırıda çok sayıda masum öldü. Kendinizi bu ölümlerden sorumlu hissediyor musunuz?”
Savaşa destek amacıyla oradan oraya gezdirilen veliaht prens, bu soruların ilkine “Hayır” cevabı verdi.
İkincisine de özetle “Sivil zayiatı elbette ki hiç istemezdik. Ama yan hasarlar (‘collateral damage’) oluyor. Bu bizim de canımızı acıtıyor.”
‘İRAN BİR İSTİKRAR ADASI’
Rejim değişikliği amacıyla İran’a bombalar yağdırılmasına sesini çıkartmayan veliaht, binlerce insanın ölüme yol açan tabloyu “yan hasar/collateral damage” olarak tanımlamaktan çekinmiyor.
Savaşın ilk gününde yok edilen 170 çocuğun anısı bile vicdanları sızlatırken, Ortadoğu’nun halen “bir numaralı merhametli monark adayı” olan şahıs, çıktığı Avrupa turnesinde bu trajik kayıpları “yan hasar” ifadesiyle tanımlıyor.
Tam kullanışlı bir aptal. Ağzından çıkanı kulağı duymuyor.
Bugün bırakın, babasının yaşadıklarını hatırlasa bile kendisini “domates salçası” yiyeceği durumlara düşürmez.
1979 yılının ocakında ülkesini terk eden babası; ‘77’yi ’78’e bağlayan yılbaşı gecesini, İslam devriminden tamı tamına bir yıl önce... Tahran’da Niavaran Sarayı’nda Jimmy ve Rosalynn Carter’la kutlamıştı.
Nadide şarapların ve havyarların meze yapıldığı gecede, dönemin ABD Başkanı Carter; ev sahibi hükümran için şu sözleri sarf etmişti:
“Majesteleri, kadehimi liderliğiniz ve halkınızın size olan hayranlığı, sevgisi için kaldırıyorum. İran, dünyanın en çalkantılı bölgelerinden birinde bir istikrar adasıdır. Askeri güvenliğimiz için bize İran’dan daha yakın ülke yoktur!”
İnanılır gibi değil. Yere göğe sığdırılmayan bu hayranlık, dostluk, muhabbet, stratejik ortaklık bir yıl içinde buharlaşıverdi ve “tavus kuşu tahtını” yitiren şah dımdızlak ortada kaldı. Kapı kapı 6 ülke gezdi ve kanser tedavisi için dahi ABD’de kalmasına izin verilmedi.
İnsan hayret ediyor.
Ortadoğu’da tarih hep böyle tekerleği keşfeder gibi yeniden yazılmak zorunda mı?
Hiç mi akıllanılmaz?
Bunları, üstelik 19 yaşında kazık kadarken ailesiyle yaşamış biri, nasıl olur da “merhamentli monark 2.0” arayışlarına yem olur?
HUKUKTA KARŞILIĞI YOK
“Merhametli monarşi” ifadesini duyduğumda aradım taradım, siyasi literatürde karşılığını bulamadım. Sonunda yapay zekâya başvurdum.
Şöyle dedi:
“Hukuken ‘merhametli monarşi’ diye bir anayasa tipi yoktur. Kralın yetkileri anayasa ile sınırlıysa buna, anayasal monarşi denir. ‘Merhametli’ sıfatı, kralın bu yetkileri kullanırken takındığı etik tavrı ifade eder. Merhametli monarşi (benevolent monarchy) güncel siyaset teorilerinde ‘aydınlanmış mutlakiyet’ kavramının modern revizyonu veya ‘iyicil otoriterlik’ tartışmaları içinde yer bulur.”
ABD’de düşünce merkezleri, “gericilik”te o kadar yol almışlar ki demek artık “iyicil otoriterlik” falan diye oksimoron ifadeler uydurmuş, çıkartmışlar.
ABD’de bu işler hep böyle oluyor: Önce terorisini geliştirip sonra tatbikata girişiyorlar.
Huntington’ın “uygarlıklar çatışması” çözümlemelerinde de tam bu olmadı mı?
Evvela teori geldi, adından zincirlerinden boşalmış bir ırkçılık ve kavimcilik...
Barrack’ın “benevolent” tanımlamasının literatürdeki karşılığı gerçekte, “benevolent dictatorship/iyi niyetli, müşfik diktatörlük”.
“Benevolent monarchy” diye bir şey yok ama “iyi niyetli diktatörlük” sözüm ona var.
Ha diktatörlük ha babadan oğula geçen ve yurttaşı tebaaya çeviren krallık.
Başına “iyi niyet/müşfik” eklenen hiçbir istibdat rejiminden hayır gelmez.
Yazıyı ünlü siyaset bilimci Norbert Bobbio’dan özet bir alıntıyla bitirelim:
“İyi niyet bağlamında-benevolent- ya sahtekârlık ya da tehlikeli niyetlerin ifadesidir. Özgürlükleri kısıtlayan tüm baskıcı rejimler kendilerini ‘iyi niyetli’ olarak tanımlar. Baskıcı yönetimlerin en babacan olanları bile, kişileri onur kıran itaate, köleliğe ve yalakalığa davet eder. Baskı rejimlerinin ‘benevolance/iyi niyeti’ bir yanılsamadan, ilüzyondan ibarettir. İnsanlık onuru ile bağdaşan biricik yönetim demokrasidir.”