Olaylar Ve Görüşler

Bahriye Üçok: Aydınlanma Yolunda Bir Ömür - Elfin TATAROĞLU

06 Ekim 2020 Salı

Aydınlanmanın öncüleri birer birer katlediliyordu... Kimi zaman bir gazeteci, kimi zaman bir akademisyen, kimi zaman bir siyasetçi…

1990 yılı, Prof. Dr. Muammer Aksoy’un laiklik ve antiemperyalizm mücadelesi sonucu öldürülmesiyle başlamıştı. Ardından gelen günlerde Çetin Emeç, Turan Dursun ve Bahriye Üçok’un katledilme haberleri geldi. Artık günler çok karanlıktı, kapkaranlık…

Bahriye Üçok, TRT’de katıldığı o son programdan beri çok tehdit alıyordu. Başörtüsü üzerine yaptığı açıklamalar radikal İslamcıları rahatsız etmiş, hedef haline gelmesine yol açmıştı. Gergindi, evhamlıydı... Ama inandıkları uğruna mücadeleden de vazgeçmiyordu.

Bahriye Üçok’un en büyük korkusu kızı Kumru’nun yalnız kalmasıydı. Aklı hep ondaydı. Eşi, yol arkadaşı, biricik aşkı, Coşkun Üçok’u kaybedeli iki yıl olmuştu. Onun yokluğuna alışamamış, üstüne bu tehditlerle sinirleri harap olmuştu…

TEHDİTLERİN ODAĞINDAYDI

1919 yılında Kurtuluş Savaşı ile aynı dönemde başlayan yaşamı, annesi Nadire Hanım ile Trabzon-Ordu arasında geçen zor çocukluğu, babası Hamit Bey tarafından bebekliğinde terk edilmiş olması, ömür boyu duyduğu baba özlemi, erken Cumhuriyet döneminde hem dindar hem Atatürkçü bir genç olarak yetişmesi, üniversite aşkı Prof. Dr. Coşkun Üçok’la evliliği, geçim derdi ile bir yandan doktora yaptığı diğer taraftan dikiş diktiği yıllar, yarıda bırakmak zorunda kaldığı opera eğitimi, canı, cananı biricik kızı Kumru ve nihayet tüm hayatına yayılan mücadelesi; Atatürk devrimlerinin İslamla çelişmediğini anlatmaya adanmış bir ömür…

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk kadın öğretim üyesi olan Bahriye Üçok’un hayat akışı, TRT Ankara Radyosu’nda yaptığı konuşmalardan dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın etkilenmesi ve görüşmek istemesiyle değişecek ve artık mücadelesini senatör olarak Meclis’te sürdürecekti.

Ardından gelen yıllarda Halkçı Parti saflarında Ordu milletvekili olarak bir kez daha Meclis’e girecek, CHP ve SHP’de siyasi yaşamını devam ettirecekti. Tüm bu süre zarfında Atatürk devrimlerinin İslamla çelişmediğini köy köy, bucak bucak anlatacak, gazetelerde yazılar yazacak, konferanslar vererek tüm yurtta aydınlanmanın öncüsü olacaktı. Bu uzun ve meşakkatli yolculuk boyunca karanlık odakların hedefinde olduğundan haberdardı.

İlahiyat’ta hoca olduğundan beri tehditler alıyordu. Ama 1980’lerin sonuna doğru baskılar çok artmış, ölümün soğuk nefesini yakınında hisseder olmuştu.

ÜRKÜTÜCÜ DÖNÜŞÜM

Kaygıları haksız değildi... 6 Ekim Cumartesi günü, Ankara Köroğlu’ndaki evlerinde biricik kızı Kumru’nun elleriyle getireceği içinde kitap olan bir kargo paketinin patlaması sonucu hayatı sona erecekti.

Öldürüleceğini hisseden Bahriye Hoca’nın son sözleri Kumru, sen uzak dur kızım...” olmuştu. Yaşamdan haince koparılışının üzerinden 30 yıl geçti... Kızı Kumru Üçok’un acısı hiç dinmedi. Güçlü bir kadındı, öyle olması da gerekiyordu. Metanetini hiç kaybetmedi, mücadele azmini de... Bahriye Üçok’un yeterince hatırlanmaması, gençler tarafından tanınmaması en büyük üzüntüsü, hatta sitemiydi.

Evet, onları yeterince anlayamadık. Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bedrettin Cömert, Cavit Orhan Tütengil, Necip Hablemitoğlu ve birçok değerli aydınımız... Gerçek bir aydın sorumluluğu ile Atatürk devrimlerini, Cumhuriyet devrimini ve aydınlanmayı savundular. Bedelini canlarıyla ödediler. Ardından gelen yıllarda sesimiz gitgide cılızlaştı, laiklik adeta sakıncalı bir kavram haline dönüştü. Din ve devlet ilişkisini sorgulamanın mümkün olmadığı bir siyasal iklime girildi.

AYDINLARI DOĞRULAYAN SÜREÇ

Halbuki içinde bulunduğumuz coğrafyadaki etnik ve mezhep kökenli tüm çatışmalar aydınlarımızın ne kadar haklı olduğunu doğruluyordu. Türkiye’yi komşu ülkelerden farklı kılan ise kurucu felsefesiydi. Bu öyle sağlam bir felsefeydi ki devrim şehidi Kubilay’dan bu yana altını oymak için uğraşan her çeşit karanlık zihniyete direnmiş, bedel ödedikçe çelikleşmiş, asla boyun eğmemişti. 

Aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1930’lu yıllardaki bir sloganı tüm bu mucizeyi özetliyor diyebiliriz: Asrı yıla sığdırdık.” Avrupa’da yüzlerce yıldır süregelen aydınlanma mücadelesine biz Cumhuriyet devrimi ile bir anda kavuştuk. Değerini tam olarak bilememişliğimiz, uğruna yaşamını yitiren aydınlarımızı yeterince anlayamamışlığımız bundan olabilir…

Şimdi tozlu raflardan indirdiğimiz kitaplarında otuz yıl sonrasına ışık tuttuklarını görüyor, kendi eksikliğimizi sorguluyor, nerede hata yaptık diyoruz.

YAPILMASI GEREKENLER

Cumhuriyetimizin 100. yılına yaklaşırken Doç. Dr. Bahriye Üçok’un kitabında dediği gibi, Atatürk’ün izinde bir arpa boyu yol alabildik mi onu sorguluyoruz. Devrimin sürekli gelişim isteyen bir eylem olduğunu biliyor ama gerekeni yapmakta eksik kalıyoruz. Atatürk’ün Benim yapmak istediklerimi tamamlayınız” sözü hafızamızdan silinmiyor, yine de tamamlamayı bırakın adım atmakta güçlük yaşıyoruz.

Kurucu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.”

Bu gerçekliği yeterince özümseyebildiğimiz, anlatabildiğimiz ve geliştirebildiğimiz yarınlar dileğiyle…

Doç. Dr. Bahriye Üçok’un vefatının 30. yıldönümünde, laik ve demokratik Türkiye uğruna yaşamını yitirmiş tüm aydınlarımızı saygı, sevgi ve özlemle anıyorum.

ELFİN TATAROĞLU
ÖĞRETİM GÖREVLİSİ, YAZAR


Yazarın Son Yazıları