Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okullarda yaşanan silahlı eylemlerin gerekçelerine ve yapılması gerekenlere ilişkin çok farklı görüş ve çözüm önerileri elbette mümkündür.
Okullardaki şiddet konuşulurken çoğu zaman en kolay yol tercih ediliyor ve suç yalnızca bireye yükleniyor. Sorun bireysel olayların çok ötesinde sistemin, kültürel yapılanmanın ve elbette günlük yaşantıların çocuk, ergen ve gençlere sunduğu örtük program ve “derslerin” bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Şiddet, başta medyada olmak üzere sıradanlaştırılıyor. Dilin sertleşmesine, kabalaşmasına adeta alkış tutuluyor; cezasızlık hali normalleştiriliyor. Böyle ortam ve yaşantılara maruz kalan çocuk ya da gençlerden de olumlu ve farklı davranılması bekleniyor.
Bu beklenti gerçekçi görünmemektedir. Çözüm yalnızca disiplin yönetmeliklerinde ya da güvenlik önlemlerinde de yatmaz. Yaşanan sorun tamamen bir sistem sorunudur ve çözümü de sistemin kalbinde aranmalıdır. Sanat eğitimi ve yaratıcı drama, eğitim sisteminde çoğu zaman “yan etkinlik” gibi görülen ama aslında eğitimin en merkezi unsurlarından biri olması gereken alanlardır ve eğitim sistemlerinin kalbinde yer alır. Çözüm, estetik eğitimin ne derece içselleştirilip içselleştirilmediğinde yatar.
EMPATİ VE İLETİŞİM YOLLARI
Sanat eğitimi, çocuğa yalnızca resim yapmayı ya da bir enstrüman çalmayı öğretmez. Sanat yoluyla eğitim, genel eğitimin önemli bir parçasıdır. Çocuk, ergen ve gencin hem kendini ifade etme aracı hem de kişisel kapasitelerini geliştirme alanlarıdır. Sanat yoluyla eğitim duygularını tanımayı, onları dönüştürmeyi ve başkalarının duygularını anlamayı öğretir. Bugün okullarda yaşanan şiddetin temelinde, büyük ölçüde ifade edilemeyen duygular, kendini tanımama, yönetilemeyen öfke, başkalarıyla iletişim kuramama ve kurulamayan empati yatmaktadır. Özellikle sosyal empatiden uzak bu tür vakaların başrolündeki kişilerin profilleri de bunu göstermektedir. Sanat eğitimi, bu kırılma noktalarına müdahale eder; bir süreç içerisinde onarır, doğruyu ve güzeli bulmanın yollarını gösterir.
Yaratıcı drama ise sanat eğitimi ve sanat yoluyla eğitim sürecinin en güçlü araçlarından biridir. Çocuğu edilgen bir dinleyici olmaktan çıkarır; onu sürecin öznesi haline getirir. Rol alma, rolü oynama, doğaçlama gibi tekniklerle çocuk, kendisi dışında birinin yerine geçmeyi deneyimler. Bir zorbanın değil, zorbalığa uğrayanın gözünden bakmayı öğrenir. Bir çatışmayı fiziksel güçle değil, iletişimle çözmenin yollarını deneyimler. Hem çatışmanın içinde olmayı hem de o çatışmayı çözmenin yollarını deneyimleyerek bulur ve öğrenir. Bu, kitaplardan öğrenilebilecek bir bilgi değil; ancak yaşantı yoluyla içselleştirilebilecek bir beceridir.
Günümüzde okullarda eksik olan tam da bu yaşantılardır. Ne yazık ki mevcut eğitim politikaları bu alanı hâlâ “tali” bir yerde konumlandırıp bir boş zaman etkinliği olarak görmekte, değerlendirmektedir. YÖK, yükseköğretim düzeyinde yaratıcı dramayı bir bilim dalı olarak kabul etmemekte, bu alandaki akademik üretimi ve öğretmen yetiştirme süreçlerini sınırlamaktadır. Sanat eğitiminin yalnızca resim ve müzik ile sınırlandırılması, disiplinlerarası bir yaklaşımın önünü kesmektedir. Oysa sanat eğitimi, doğası gereği çok boyutlu olarak yürütülür.
SANATIN DÖNÜŞTÜRÜCÜ GÜCÜ
Milli eğitim düzeyinde ise durum daha da parçalı görünmektedir. Yaratıcı drama, çoğu zaman “oyun etkinliği” başlığı altında daraltılmış bir modül olarak ele alınmaktadır. Ortaöğretimde ise sanat eğitimi, tek bir seçmeli dersin içine sıkıştırılmış durumdadır. Bu yaklaşım, sanat ve sanat eğitiminin dönüştürücü gücünü sistematik bir şekilde kullanmayı engellemektedir.
Sorun birkaç saatlik ders eklemek ya da çıkarmak değil; bir kültürel eğitim anlayışı inşa etmektir. Kültürel eğitim, insanların estetik, kültürel ve sanatsal nesnelerle meşgul olmasını ifade eder. Sözgelimi müzik, her türlü dans ve tiyatro, edebiyat, dijital medya, güzel sanatlar alanlarında veya sosyo kültürel ve gündelik estetik uygulamalarda kültürel eğitim gerçekleşebilir. Kültürel eğitim, sanatsal ifadeler aracılığıyla çocuk ve gençlerin kendisiyle ve dünyayla etkileşime geçmesine farklı olanaklar oluşturur. Çocuk ve gençler birlikte büyüme ve öğrenme ve hatta birlikte üretme ve paylaşma süreçlerini güçlendirir. Üstelik bu güç yaşam boyu devam eden bir etkiye de sahiptir. Çocuk, ergen ve genç, kültürel eğitim araçları ile kendini ve çevresini daha bilinçli olarak algılar, tanımlar ve yaşamını ve içinde yaşadığı toplumu daha sağlıklı biçimlendirir.
Eğer okullarda şiddetin gerçekten azaltılması isteniyorsa sanat yoluyla eğitim merkeze alınmalıdır. Eğitimdeki dönüşümler ancak sanat yoluyla eğitim araçları ile olanaklı olabilir. Unutulmamalıdır ki duygusal ve sosyal gelişim, akademik başarı kadar yaşamsal bir öneme sahiptir. Okullarda kültürel eğitim odaklı tüm etkinlikler için öğretmenler desteklenmeli, gerekli mekân, araç-gereç ve ders ücreti ayrı bir bütçe olarak tasarlanmalıdır.
Şiddet, çoğu zaman “görülmeme halinin” bir sonucu olarak var olur ve gelişir. Kendini ifade edemeyen, anlaşılmadığını düşünen, herhangi bir gruba ait hissetmeyen çocuk için şiddet bir ifade aracı, gramerini kendisinin oluşturduğu bir dil haline gelir. Sanat eğitimi ve yaratıcı drama ise çocuğa ve gence her açından içinde olmaktan mutlu olacağı yeni ve ayrı bir dil sunar. Bu dil etkileşimle çoğalır ve güçlenir.
Bu nedenle okullardaki şiddet, sadece bir güvenlik zafiyetine indirgenemez. Tüm öğrenenlerin kendilerini ifade edebilecekleri, anlaşılabilecekleri ve başkalarını anlayabilecekleri alanlar açılmazsa şiddet de konuşulmaya hep devam eder.
PROF. DR. ÖMER ADIGÜZEL
ANKARA ÜNİVERSİTESİ EĞİTİM BİLİMLERİ FAKÜLTESİ