Politika, çoğu zaman sanıldığı gibi gerçekleri bütünüyle inkâr etmek ya da doğrudan yalan söylemek değildir. Asıl mesele, gerçeklerin hangi yüzünü öne çıkardığınız ve topluma hangi çerçevede sunduğunuzdur. Bu ince ayrım, tarihin birçok kritik kırılma anında kendisini açıkça göstermiştir.
1939 yılı, bu anlamda ibret verici bir örnek sunar. II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, dönemin İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, Avrupa’yı bekleyen büyük bir felaketi önleme umuduyla Berlin’e giderek Adolf Hitler ile masaya oturmuştur. Dönüşte, elinde imzalanmış bir belgeyle uçağından inerken yaptığı açıklama oldukça iddialıdır: Barış kurtarılmış, Avrupa büyük bir savaştan korunmuştur.
Ne var ki bu iyimser tablo çok kısa sürede dağılmıştır. Mart 1939’a gelindiğinde Chamberlain’in sözlerine duyulan güvenin ne denli büyük bir yanılgı olduğu ortaya çıkmıştır. Almanya önce Bohemya ve Moravya’yı işgal etmiş, ardından Çekoslovakya’yı tamamen ilhak etmiştir. Çok geçmeden, düzmece gerekçelerle Polonya’ya saldırarak II. Dünya Savaşı’nı başlatmıştır.
‘YATIŞTIRMA POLİTİKASI’
Bugün “Münih Antlaşması” olarak anılan bu süreç, uluslararası ilişkiler literatüründe başarısız bir “yatıştırma politikası”nın sembolü haline gelmiştir. Güç dengelerini doğru okuyamayan ve yayılmacı politikaları görmezden gelen yaklaşımın, nasıl ağır sonuçlar doğurabileceğinin çarpıcı bir örneğidir.
Benzer bir tarihsel kırılma noktası, 1918 yılında Osmanlı Devleti’nin yaşadığı süreçte karşımıza çıkar. I. Dünya Savaşı’nın kaybedildiğinin kesinleşmesiyle birlikte Talat Paşa kabinesi istifa etmiş, Ahmet İzzet Paşa hükümeti kurulmuştur. Bu dönemde Bahriye Nazırlığı görevine getirilen Rauf Orbay, müttefiklerle yapılacak mütareke görüşmeleri için görevlendirilmiştir.
30 Ekim 1918 günü, Ege Denizi’nde Limni Adası açıklarında demirli İngiliz savaş gemisi Agamemnon’da yapılan görüşmelerde, Osmanlı heyetine geleceğe ilişkin çeşitli güvenceler verilmiştir. Öyle ki görüşmelerin sonunda iyimser bir hava hâkim olmuş, kadehler kaldırılmış, “başarı” olarak nitelendirilen bir anlaşma İstanbul’a iletilmiştir.
Ancak tarihin acı ironisi burada da kendini göstermiştir. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından yalnızca günler sonra, 13 Kasım 1918’de müttefik donanması 167 savaş gemisiyle İstanbul’a girmiştir. Ardından 15 Mayıs 1919’da, verilen sözlere karşın İzmir Yunan işgaline sahne olmuştur.
Tarih, tekrar eden bir öğretmendir; ancak onu dinlemeyi bilenler için.
GÜÇ DENGELERİ VE EYLEMSELLİK
Günümüzde de uluslararası ilişkiler sahnesinde benzer dinamiklerin izlerini görmek mümkündür. Yakın zamanda Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya gelen ABD ve İran yetkililerinin yayımladığı bildiriler, ilk bakışta diplomatik bir uzlaşı havası taşımaktadır. Ancak geçmiş deneyimler, bu tür metinlerin ne ölçüde kalıcı ve bağlayıcı olacağı konusunda ihtiyatlı olmayı gerektirir.
Çünkü uluslararası siyasette niyetler kadar güç dengeleri, sözler kadar eylemler belirleyicidir.
Geçmişten ders almak, yalnızca tarih kitaplarında kalmış bir temenni değil, bugünü anlamanın ve yarını öngörebilmenin en temel şartıdır. Emperyalist güçlerle yapılan anlaşmaların doğası gereği zor ve çoğu zaman riskli olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Nitekim İsmet İnönü’nün bu konudaki değerlendirmeleri de tarih sayfalarında yerini almıştır.
Öte yandan, köklü devlet geleneğine sahip toplumların belleği daha dirençlidir. İran gibi geçmişi derinlere uzanan ülkeler, tarihsel tecrübelerini bugünün siyasetinde daha temkinli kullanma eğilimindedir.
Sonuç olarak tarih bize yalnızca olup biteni anlatmaz, aynı zamanda nasıl düşünmemiz gerektiğine ilişkin ipuçları da sunar. Mesele, bu ipuçlarını doğru okuyabilmekte yatmaktadır.
Geriye kalan ise olayların hangi yönde gelişeceğini dikkatle izlemek ve yaşananlardan gerekli dersleri çıkarabilmektir.
PROF. DR. CENGİZ KUDAY