Kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine

24.08.2019 07:30
Güncellenme:
Takip Et:

Hukukçuların, hukuk kurumlarının ve baroların, siyasi güce karşı bireysel ve kurumsal bağımsızlıkları konusunda son derece titiz davranmaları gerekmektedir.

Hukuk sözcüğü, gücü sınırlayan kurallar dizgesi çağrışımı uyandırır. Yargı ise, hukuk kurallarına uygun, bağımsız ve tarafsız kamu kurumsallığını akla getirir. Yurttaşlar ve kurumlar arasındaki hukuki ihtilafların, kişilerle devlet organları arasındaki sorunların, bir suçun şüphelisi ya da mağdurlarının gideceği ya da götürüleceği yer mahkeme, yaşayacağı süreç muhakeme olacaktır.
Mahkemelerin varlığı ve yargısal faaliyeti her ülke için maddi bir gerçekliktir. Yargının ve yargısal faaliyetin anlam kazanmasının önkoşulu siyasi gücün etki ve denetiminden uzak olmasıdır. Uygar ülkelerin, çağdaş toplumların hukuk ve yargı standardının gerisinde kalmamak, yurttaşların hukuk güvenliğini sağlamasının yanında, ülkenin itibarı ile de doğru orantılıdır.
İlk anayasasını (Kanuni Esasi) 1876’da yapmış bir toplumun hukuk, yargı ve yargı kurumsallığı açısından olması gereken yer ile sürüklendiği yerin sorgulanması gerekmektedir. Yine yasama, yürütme ve yargı arasındaki pozitif denge için zorunlu olan kuvvetler ayrılığı açısından bulunduğumuz yerin ciddi bir sorgulanmaya ihtiyacı vardır.

Hoyrat tasfiye
1982 Anayasası’nda 12 Eylül’ün izlerinin silinmesi ve demokratikleşme gerekçesiyle yapılan bir dizi değişikliğin ardından Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (yarı başkanlık sistemi) ile ortaya çıkan tablo son derece düşündürücüdür: Kişisel güç ve otoriteye dayalı bir sistem inşa edilirken, kuvvetler ayrılığına dayalı kurumsallık hoyratça tasfiye edilmiştir!
Kişisel güç ve otoritenin devletleşmesi, devletin de kişiselleşmesi sonucunu doğuran yeni sistemin, kurumları oluşturulurken, Cumhuriyetle yaşıt, geleneksel kurumlar birer birer ortadan kaldırılmaktadır. Kurumsallığın yerini keyfiliğin aldığı yeni sistemle dengesi bozulan, hafızası yok edilen devletin yarattığı boşlukla birlikte birikimsizliğin, ayaküstü verilen kararların ağır faturaları her geçen gün daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak atılan yanlış adımlar, içeride ve dışarıda çözümü ve telafisi giderek zorlaşan sorunlar yumağı olarak geri dönmektedir.

İtibarın temeli
Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, Yargıtay, Danıştay ve diğer yüksek yargı organlarının, yakın geçmişte birer güven kurumu olmalarının nedenleri üzerinde düşünülmelidir. Bu itibar, kurumsallık, karar ve işleyişlerindeki bağımsızlıkla var olagelmiştir. Kurumsallaşma ve süreç içinde olgunlaşmanın sağladığı itibar ve güvenin, tek adamın inisiyatifine dayanan yeni dönemde sürdürülmesi olanaksızdır.
Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan ve çağdaş devletler ligine sokan hukuk konstrüksiyonu, devlet binasının taşıyıcı sistemi, kiriş ve kolonlarının esaslı biçimde zedelendiği inkâr edilemez bir gerçekliktir. İçeride güven ve istikrar, dışarıda itibarın ilk koşulu olan hukuk devleti, yargı bürokrasisinin siyasi etkiden uzak oluşu ve bağımsız yargı açısından asgari standardın çok gerisinde bulunduğumuz açıktır.
Hukuk ve yargıdan beklenen, adalet arayanların savunma kalkanı ve sığınağı olmasıdır. Hukuk ve yargının, siyasi gücün saldırı mızrağına, kamçısına dönüşmesi halinde, tarihte çokça örneği görülen trajedilerin tekrar yaşanması kaçınılmazdır.

Tarihi sorumluluk
Tarih, her yurttaşın kendisini hukuk güvencesi altında hissedeceği çağdaş demokrasi ve hukuk devletinin, siyasi gücün bir lütfu olarak değil, bireysel ve kolektif çabaların sonucu gerçekleşebildiğini göstermektedir. Bu nedenle, hukukçuların, hukuk kurumlarının ve baroların, siyasi güce karşı bireysel ve kurumsal bağımsızlıkları konusunda son derece titiz davranmaları gerekmektedir. Hukuk kurumlarının, yasama, yürütme ve yargı üçgenindeki hassas dengenin korunması konusunda gösterecekleri duyarlılık, demokrasimizin geleceği ile doğrudan ilişkilidir.
Kuvvetler ayrılığının önce fiilen, sonrasında hukuken ortadan kaldırılıp siyasi erke bağlı yapılara dönüştürülmesine doğrudan ya da dolaylı katkıda bulunmanın tarihsel sorumluluğunun taşınamayacak kadar ağır olduğunun akıldan çıkarılmaması gerekmektedir.

Av. Hüseyin Özbek
Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı

Yazarın Son Yazıları

‘Dokuz İlke’ bildirisi - Yüksel Işık

Siyaset ilke ile yapılır. İlkelerin bütününü içeren anlamlı metne de manifesto denir.

Devamını Oku
08.04.2026
Kutsal ve kutsallaştırılmış değerler - Abdullah Kehale

HER toplumun kendi yapısına uygun olarak kutsal olarak kabul ettikleri değerler olduğu gibi kendilerinin kutsallaştırdığı değerler de vardır.

Devamını Oku
08.04.2026
'Zamana tutsak' - Buğra Gökce

Danimarkalı yazar Solvej Balle’nin “Hacim Hesabı Üzerine” kitabının ilk cildini okuma şansım oldu.

Devamını Oku
07.04.2026
Nereye gitti o refah kazanımları? - Bilin Neyaptı

Türkiye'nin kronik yüksek enflasyonu, 1994 kur krizi sonrası düşme eğilimine girip 2001 banka krizinin de sonrasında alınan önlemlerle nihayet 2000’lerin başından 2017 yılına kadar (2008 yılı dışında) yüzde 10’un altına çekilebilmişti.

Devamını Oku
07.04.2026
Devlet adamlarının (!) stratejik hataları

2. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya güvenlik düzeninin temel omurgasını, 29 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM), 4 Nisan 1949’da kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve 14 Mayıs 1955’te kurulan Varşova Paktı oluşturuyordu.

Devamını Oku
06.04.2026
‘Savaş suçu’ ve ‘savaş etiği’ üzerine - Ziya Yergök

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı üzerine başlayan savaşın, insan kaybı, çevre felaketi ve petrol fiyatlarının yükselmesiyle küresel boyuttaki ekonomik etkileri yanında, İran’ın Minab kentindeki bir kız okulunun ABD’ye ait Tomahawk füzeleriyle vurularak 168 kız öğrencinin öldürülmesi tüm dünya genelinde büyük bir tepkiye neden oldu, “savaş etiği” ve “savaş suçu” konusu yeniden gündeme geldi.

Devamını Oku
04.04.2026