Türkiye'nin kronik yüksek enflasyonu, 1994 kur krizi sonrası düşme eğilimine girip 2001 banka krizinin de sonrasında alınan önlemlerle nihayet 2000’lerin başından 2017 yılına kadar (2008 yılı dışında) yüzde 10’un altına çekilebilmişti. 23 yıllık tek parti döneminin küresel sermaye yönlendirmeli sürdürülebilir kalkınma karşıtı kötü iktisadi kararlarının birikimli sonuçlarına ek olarak 2017’de başkanlık sistemine geçişin imkân verdiği hızlı ve yanlış kararlarla enflasyon tekrar 1980’lerdeki yüksek seviyelerine ulaştı.
Hızlı atama ve aflarla dolu çalkantılı 2017-2024 dönemi sonrasındaki ekonomi yönetimi ile enflasyon, TÜİK’in de göz ardı edilemeyecek yardımıyla yine düşüş eğilimine geçti. Ancak haraç mezat satılan fabrikalar, özelleştirilen girdi imalatı ve artan aracı maliyetleriyle zora giren sanayimiz, tarımda bile aşırı oranda dışa bağımlı hale getirilen ekonomimizin kırılganlığı ve kendisi de sistemik krizdeki küresel güçlerin bitmeyen kaynak açlığı ile kızıştırdığı çevre ülkelerdeki istikrarsızlık sonucu, 2026 ve 2027 yıllarında da enflasyonun düşmesini beklemek gerçekçi değil.
ENFLASYON NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?
Bu soruya yanıt vermek için 2000’lerin başarılı gösterilen ilk 10 yılını önceki yüksek enflasyon dönemleriyle karşılaştıran bir akademik çalışmamın sonucuna değinelim.(1) İlgili çalışmada, 2010’lara dek düşürülen enflasyonun refah kazanımları sayesinde, büyümenin gerçekleşenin en az iki katı olması gerektiğinin ampirik tahminini sunmuştum. Yani 2000’ler başındaki küresel bolluk döneminde, orta gelirli ülkeler ortalaması da Türkiye’nin büyümesine benzer iken büyük kurumsal değişiklikler eşliğinde düşürülen enflasyonun refah kazanımları içselleştirilmiş olsaydı, Türkiye aslında yüzde 10’lar civarında büyümeli idi.
Bunun nedeni, yüksek enflasyondan düşük enflasyona geçişin refah etkisidir. Zira para değer kaybetmesin diye yapılan spekülatif yatırımlar için alternatif arama çabalarının ve aşırı fiyat değişikliklerinin yarattığı belirsizlikler yüzünden yatırımların ve ticaretin sekteye uğradığı enflasyonist dönemin sona erişiyle, uzun dönem tasarruf ve yatırımlarla refahın artması beklenir.
GELİR DAĞILIMI BOZUKLUĞU SÜRÜYOR
Bu refah kazanımlarının 2000’ler başındaki küresel bollukla birleştiği bir dönemde; iktidar, bu kazanımları sürdürülebilir büyüme yerine belli bir kesime kaynak aktararak değerlendirdi. Bunun sonucu olarak, bugün yine ekonomimiz gelişmiş ülkelerin kişi başı gelir seviyelerine erişmemize imkân vermeyecek şekilde, o da TÜİK yardımıyla, yüzde 3-4 yıllık ortalama büyümeye kitlenmiş durumda.
Böylece, enflasyonun önemli bir diğer maliyeti olan gelir dağılım bozukluğu da giderilmemiş oldu. Refah kazanımları yüzde 80’e değil, yüzde 1 ila yüzde 5 arasında bölüştürülürken küresel sistemin büyük belirsizlikler içine girdiği şimdiki döneme Türkiye fazlasıyla kırılgan bir ekonomiyle girmiş durumda. Sanayi üretimi ve tarımsal katma değer gerilerken 23 yıllık iktidar, ekonomide hâlâ günü kurtaran politikalar izlemekte. Tekrar artan enflasyon eğilimi için savaşları neden olarak göstereceği kesin olan ekonomi bürokratları ve iktidar, yine halktan fedakarlık isterken, 23 yıldır özelleştirilen kamu mal ve hizmetleriyle milletin yüzde 80’ini yoksullaştırmalarının hesabını vermemeye, milletin kaynaklarını dolar garantili verimsiz projelere akıtmaya devam mı edecek?
(1) “Turkey’s Experience with Disinflation”, Applied Economic Letters (2013). https://www. tandfonline.com/doi/pdf/10.108 0/13504851.2012.727970