Yaşadıklarımız; Osman Selim Kocahanoğlu’nun deyişiyle “tarihin doğurduğu adam”ın emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin yok edilmesini de içeren haritanın gerçekleşmesi adımlarıdır.
Dumanlı havayı soluyoruz ve ülkemiz yeni bir büyük saldırı dalgasıyla karşı karşıya.
Yaşadıklarımız; gücünü, sermayesinin, silah endüstrisinin yanı sıra medyanın etkileme gücünden, işbirlikçilerine kattığı yeni işbirlikçi ordusundan alan ABD’nin, dünyanın birçok yerine çektiği bayrağını ülkemize yöneltmesidir.
Bu saldırı dalgasını göğüslemeye çalışıyor şimdi Türkiye ve görevi çok zor.
Var oluşunu laik Cumhuriyetin yıkılışında bulan ve yıllardır ABD’ce beslenen dinci akımların artık siyasal iktidara tırmanmış olduğu, Emre Kongar’ın tanımıyla “ucube şahsım devleti”ne dönüştüğü gerçekliğinde sarsılırken yurdunu sevenler çığlık atıyor.
BİR GÜL AÇIYOR
Yaşadığımız gerçeklik, on yıllardır sürdürülen Cumhuriyet düşmanlığının geldiği noktadır.
Yaşadığımız, uluslararası örgütlenmelerin, istihbarat örgütlerinin, tarikatların özne olduğu koşullarda hâlâ yaşamın nesnesi olmaya devam ettiğimiz anlamındadır.
İnsan olma savaşımının cahilleştirilen, sürüleştirilen, köleleştirilen büyük çoğunluğun değil, aklını kullanabilme cesaretini gösterebilen az sayıdaki insanın sorumluluğunda olduğunu düşünerek bilinç taşıma görevini yerine getirmektir aslolan.
Yapılması gereken, emperyalizmin “böl ve yönet”ine karşı, “İşbirlikçileri olmasa emperyalizmin bir ülkenin başına bela olması mümkün değildir” gerçeğiyle yurtseverlik temelinde insan olma davasını yükseltmektir.
Yükseltiliyor işte: Saraçhane, “turpun büyüğü” derken Atatürk’ün partisinin işgaline karşı toplumsal muhalefet, insana yakışanı yapan beyaz gömlekli Özgür Özel’in genç önderliğiyle sokakta, ayakta.
Necati Cumalı’nın dizeleriyle:
“Bir gül açıyorsa şimdi Türkiye’de/ Aşkla ümitle açıyor/ Adsız unutulmuş her bahçede/ Bir gül tomurcuklanıyorsa/ Sabaha karşı gecede/ Açmak için tomurcuklanıyor/ Aşkla ümitle/ Sevinçle yaşamak için tomurcuklanıyor
Kanın aktığı yerde/ Gözyaşının aktığı yerde/ Karanlığı içinde kahrın/ Güller açıyor işte/ Güller ışık aydınlık içinde
Güller bütün güller bu sabah/ Bir ağızdan türkü söyler gibi açıyor her bahçede/ Geceler gündüze dönüyor işte/ Karanlık ışığa dönüyor işte/ Kahır sevince dönüyor işte/ Akan kan dökülen yaş/ Güle dönüyor işte
Hasetsiz korkusuz kinsiz/ Binlerce güller açıyor işte/ Dargın kardeşe dönüyor işte/ Artık yaşamak bütün Türkiye’de/ Bir ağızdan söylenen bir türküye dönüyor.”
YANIT İNSANDA
Nâzım Hikmet, “Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,/ dalga dalga aydınlık oldular,/ yürüdüler karanlığın üstüne./ Meydanları zaptettiler yine. (…) Safları sıklaştırın çocuklar,/ bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır” demişti.
Bertolt Brecht’e kulak vermenin zamanıdır:
“Diyorsun ki,/ davamıza hayrı yok bu gidişin./ Karanlık gitgide, diyorsun, derinleşiyor./ Güçler azalıyor, diyorsun, gitgide./ Bunca yıl, diyorsun, çalış çabala,/ sonunda ilk günden daha güç bir duruma düş./ Oysa işte düşman her zamankinden daha kuvvetli./ Yenilmez gibi de görünür./ Biz de hatalar yaptık, bu inkâr edilmez./ Sayımız yavaş yavaş azalmada./ Sloganlarımız orda burda dağınık./ Düşman sözcüklerimizin bir kesimini çarpıttı./ Bugüne dek söylediklerimizden hangisi yanlış şimdi?/ Bir kısmı mı, yoksa hepsi mi?/ Güveneceğimiz kim var artık?/ Arta kalanlar mıyız bizler/ yaşayan bir ırmaktan fırlatılmış?/ Geride mi kalacağız/ kimseyi anlamadan ve hiç anlaşılmadan?/ Yoksa şans mı gerek bize?/ İşte senin sordukların bunlar./ Ama kimseden bir yanıt bekleme,/ yanıtını da kendin ver.”
Ataol Behramoğlu yanıtı öğrendiğimizi söylemişti:
“Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe,/ bütün evrene karışırcasına/ Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır/ Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.”