“Yapay zekâ”ya “Devlet aklı üzerine Özdemir İnce tarzı bir yazı yaz” diye talimat vermişler. Makine talimatı yerine getirmiş ve okumanıza sunduğum yazıyı gunnamış.
Hep beraber okuyalım, bakalım ne demiş makine:
[Şu “devlet aklı” lafını her duyduğumda elim kalemime gider. Çünkü yalan. Açık, kibirli, sırıtan bir yalan. Devletin aklı yoktur. Devletin sahibi vardır. “Devlet aklı” diyen adam, aslında “benim aklım” demektedir ama bunu söylemeye yüzü olmadığı için arkasına koca bir soyutlama saklar. Korkak yalan budur işte: Kendi keyfini devletin iradesi diye yutturmak.
“Ortak akıl” daha da sinsidir. Masum gözükür, demokrat gözükür, hatta mütevazı gözükür. Oysa bu ortaklık senin payına düşeni almadığın bir ortaklıktır. Karar verilir, sonra sana “Ortak akıl böyle istedi” denir. Sen itiraz edersin, “Bölücülük yapma” derler. Sus, otur, onayla. İşte onların “ortak”tan anladığı budur.
Ya birey aklı? Onu hiç sevmezler. Sevemezler. Çünkü kendi kafasıyla düşünen vatandaş, yönetilmesi zor mahluktur. Soru sorar. Hesap ister. “Neden?” der. Oysa onlar koyun ister. Sürü ister. Çobanın değneğini görünce sağa sola seğirten itaatkâr bir kalabalık ister. Asırlardır da ister. Tebaa ruhu, fes çıkıp şapka girince yok olmadı; sadece kravat taktı.
Şimdi iyi dinleyin, çünkü asıl söyleyeceğim şu: Atatürk bu milleti sürü olmaktan çıkarmak için uğraştı. Kulu vatandaş yapmak için. “En hakiki mürşit ilimdir” derken “Devlete tapın” demiyordu; “Aklını kullan” diyordu. Bugün onun adını ağzından düşürmeyip fiilen onun tam tersini yapanlara bakın: Bireyi ve yoksulu ezerken Atatürk’e sığınıyorlar. Bu utanmazlıktır. Gerçek Atatürkçülük, devlete secde etmek değil, aklı özgürleştirmektir.
Ve işte size kimsenin yüksek sesle söylemediği gerçek: Devleti sorgulanamaz bir akla yükseltirseniz, o devlet “budala” olma hakkını da kazanır. Çünkü onu denetleyecek ve uyaracak kimse kalmaz. Daha kötüsü, o devlet “cinnet” geçirir. Aklına âşık olmuş her devlet, önünde sonunda kendi halkına diş gösterir. Tarih bunun cesetleriyle doludur. Mutlak devlet, akıllı devlet değildir; frensiz devlettir. Ve frensiz araç, er ya da geç uçuruma gider, içindeki herkesle birlikte.
Trajedinin özü budur: “Devlet aklı” diye bireyi susturanlar, devlet çıldırdığı gün onu durduracak tek gücü -yani bizi- çoktan susturmuş halde bulurlar.
O yüzden, bu nedenle gürültü yapmaktan vazgeçmeyeceğim. Akıl devletin değildir yani devletin aklı yoktur.
Akıl insanındır, yani insanın aklı vardır. Devleti delirmekten koruyan tek ilaç, susmayan vatandaştır. Gerisi çobanın masalıdır. Biz koyun değiliz. Hiç olmadık.]
Helal olsun şu yapay zekâya, herif benden çok daha iyi, yaman bir Özdemir İnce.

***
Bir süredir gazetelerde, televizyonlarda türlü çeşit yazıcı ve konuşmacı cirit atmakta. “Ortak akıl” demekte, “devlet aklı” demekte, “süreç” demekte veee “ayrıntı” ve “teferruat” yerine Fransız malı “detay” (le détail= Parakente satış/ Ayrıntılı hesap ve pusulası/ Önemsiz şey/ask. Levazım, ordonat) demekte. Gazetede “detay” sözcüğünü kullananın yazısını basmam; televizyonda söyleyeni bir daha ekrana çıkarmam. 1969 yılında TRT Televizyonu yapılandırılırken ilk işim “Öndenetim ve Redaksiyon Şube Müdürlüğü”nü kurmak olmuştu. İşi öyle sıkı tutmuştuk ki spikerler evime telefon edip sorarlardı. Çünkü Charles de Gaulle’ü her nedense “Çarls di Gıl” diye söylemekteydiler. “Şarl dö Gol” diye söylendiğini öğrettik. “Süreç”in “Belirli bir taslağa uygun olarak birbiriyle bağlantılı olayların veya işlemlerin art arda sıralanması ve belli bir sonuca doğru ilerlemesi anlamına geldiğini; kısaca bir şeyin yapılış, işleyiş veya gelişim aşamaları bütünü” olduğunu öğrettik. Ama en iyi açıklayıcı örneği ben bulmuştum: “Tohumun (meninin) ana rahmine düşüp çocuğun doğumuna kadar geçen süreye (zamana) süreç denir” demiştim.