/ç’ları öldürün, Tüfek-Mikrop-Çelik
Farklı kültürlerin farklı gelenekleri, farklı nikâh türleri var. Her bir Kızılderili kabilesinin, boyunun da kendisine özgü nikâh kıyma geleneği bulunuyor. Bir süre önce eşimle birlikte Siyu (Sioux) Kabilesi’ne ait bir nikâh töreninde bulunmuştuk. Nikâhı bu kabileye mensup Şaya Hanım kıymıştı. Şimdi bu nikâhı, sevgiyle, saygıyla ve günümüz için bazı dersler çıkararak hatırlıyorum. Eşimle birlikte bu töreni izledikten sonra Şaya Hanım bize, “Size teşekkür ediyorum” dedi. Ne için teşekkür ettiğini sorduk, “Genellikle Kızılderili olmayanlar bizim nikâhlarımızı izlerken bıyık altından gülüyorlar, siz gülmediniz, ciddiye aldınız” dedi.
Elbette ciddiye alacaktık, Kızılderililer büyük ölçüde soykırıma uğramış, güçlü ve güzel bir kültürdür. Üstelik, çağdaş genetik araştırmaların ve dillerimizdeki bazı benzerliklerin gösterdiği kadarıyla Kızılderililer, ilk Türklerin ve dolayısıyla bizim akrabalarımızdır. Son İnka İmparatoru Atahualpa’nın adı Ataların Alp’i yani savaşçısı anlamına geliyordu. Patogonya’da halen bir köyün ve kahvenin adı Alakuş’tur. Tayfun Cerrah oraya motosikletle gittiğinde bunun bir isim benzerliği olup olmadığını sorunca kendisine uçan ala kuşları göstermişlerdir. Kuzey Amerika Kızılderili dillerinde de tesadüf olmanın ötesinde Türkçe kelimeler vardır.
BİR KIZILDERİLİ NİKAHI
Şaya Hanım’ın kıydığı Siyular’a ait nikâh dünyanın dört bir yanında görebileceğiniz otantik kültür öğelerinden birisiydi. Kızılderili nikâhı her şeyden önce doğa ile iç içe geçmiş, doğaya ve topluma saygılı birtakım ögelerden, ritüellerden oluşmaktaydı.
Nikâhta öncelikle mısır unundan yapılmış ekmek vardı. Gelini ve damadı nikâh kıyacak kişiye anneleri taktim etti. Bu bizi çok etkiledi. Gerek nikâh kıyanın kadın olması gerekse gelini ve damadı taktim edenlerin anneler olması adeta anaerkil kültürün imzasını taşıyordu. Evlenecek çift bir merkezin etrafında defalarca döndü. Nikâhı kıyan Şaya Hanım onlara doğaya ve birbirlerine saygılı olmaları için mesajlar verdi, birçok ritüel yerine getirildi. Nikâhın sonunda Şaya Hanım geline, “İlerde çocukların olursa onları yemeğe çağırırken arkadaşlarını da çağıracak mısın” diye sordu. Gelin, “Evet” diye cevapladı. Şaya Hanım ona tekrar, “Yemekten önce çocuklarının ellerini yıkadıktan sonra arkadaşlarının ellerini de yıkayacak mısın?” diye sordu. Gelin yine “evet” diye cevapladı. Şaya hanım aynı soruları damada da sordu. O da bütün çocukların ellerini yıkayacaktı. Nikâh sona erdi.
Bu törende çok etkileyici şekilde doğaya ve topluma saygı vardı; Kızılderililer toplulukçu bir toplumdu. Ancak Kızılderililer kahrolası tüfeği icat etmemişlerdi, Amerika’ya ilk ayak basan Avrupalılar gibi mikrobu bir silah olarak kullanmayı bilmiyorlardı. (Avrupalılar çiçek hastalığından ölen gemicilerin battaniyelerini hediye olarak yerlilere dağıtıyorlardı.) Kızılderililer yazıyı, tekerleği, gemiyi de icat etmemişlerdi. Bu yüzden bunlara sahip olan, teknolojide kendilerinden ileride bulunan işgalciler tarafından yok edildiler.
GERİ KALMANIN BEDELİ
Kızılderililer kendi içlerinde güçlü ve tutarlı bir kültüre sahiptiler ancak bazı yönlerden, özellikle teknolojide kendilerinden ileri olan bir kültürle karşılaştıklarında yok oldular. Bence Kızılderililer ahlaki açıdan Avrupalılardan üstündüler fakat ahlaklı olmak değil, güçlü olmak sizi hayatta tutar. Bu durumda ahlaklı olmak ile güçlü olmak arasında bir tercih yapmak zorunda mıyız? Hayır, değiliz. Hem ahlaklı hem güçlü olabiliriz. “Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir” diyen Atatürk hem ahlaklı hem güçlüydü. Gücüyle çok önemli bir zafer kazandıktan sonra dünyada ve yurtta barış istemişti.
İkilemli düşünceler ve duygular ahlaki değildir. John Steinbeck başlangıçta bir insan hakları savunucusuyken, “Cennetin Doğusu” Adlı romanında, “Evet Kızılderililere haksızlık ettik fakat mecburduk, toprakları çok verimliydi” yazmıştır. Bir Avrupa ülkesi, Kongo’da kakao toplama işinde parayla çalışan yerliler iyi çalışmıyorlar diye ellerini ayaklarını kesiyordu. Fakat zamanla bu yöntemin iş gücü kaybına yol açtığını gördüler, bu sefer iyi çalışmayanların çocuklarının ellerini ayaklarını kesmeye başladılar. Bu da yetmez gibi o ülke o günden beri el şeklinde çikolatalar üretmektedir. Zencilerin ellerini hatırlatan bu çikolataları yemek bile bir vicdansızlıktır.
Buna benzer üzücü, kahredici olaylar geçmişte kalmadı. Günümüzde bir kadın profesör ekranlarda, “O ülkenin petrol rafinerilerine saldırmayın, çocuklarını öldürün” diye tavsiyede bulundu. Ne yazık ki bu sözler yalanlanmadı, bir yapay zekâ ürünü olduğu söylenmedi.
Jared Diamond’ın Tüfek-Mikrop-Çelik adlı kitabında anlattığı gibi tüfeği, mikrobu çeliği kullanan -bunlara günümüzdeki yapay zekâyı da ekleyebiliriz- ülkeler saldırganlık sergileyebilirler. Çare, Atatürk gibi hem güçlü hem ahlaklı olmaktır.