Ahmet İnsel

Sağın ve solun kaybettiği bir seçim

25 Nisan 2017 Salı

Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalan iki adayın ilginç bir ortak yönleri var. Oyların yüzde 23.9’unu alarak birinci gelen Emmanuel Macron, kendini “hem sağda hem solda olan demokrat” olarak tanımlıyor. Yüzde 21.4 oy oranıyla ikinci gelen Marine Le Pen ise savunduğu siyasal çizgiyi “ne sağda ne solda, halkın yanında yurtsever” olmak olarak tarif ediyor. Fransa’da neredeyse kırk yıldan beri dönüşümlü olarak iktidara gelen sağın ana partisi (şimdiki adıyla Cumhuriyetçiler) ile solun ana partisinin (Sosyalist Parti) adaylarının ikinci tura kalamadığı bir yepyeni durumu özetliyor bu “hem sol hem sağ” ve “ne sol ne sağ”ın ikinci tura kalıyor olmaları.
7 Mayıs’ta yapılacak olan ikinci turu, bir yıl önce siyasete gökten zembille inen Emmanuel Macron’un kazanma ihtimali şimdilik neredeyse kesin gibi. Eşi ve çocuklarını yıllarca parlamento asistanı gibi çalışmış gösterip, kamu kaynağını cepleme iddiasıyla açılmış bir soruşturmanın kuyruğuna takılı olduğu Cumhuriyetçiler’in adayı da, partisinin önseçiminde beklenmedik biçimde birinci gelip sonra parti önde gelenlerinin çoğunun Macron’u desteklediği Sosyalist Parti’nin sol kanattan gelen adayı da, 23 Nisan akşamı seçmenlerini ikinci turda Macron’a oy vermeye çağırdı. İki partinin bütün sözcüleri, Le Pen’in “Cumhuriyet için en büyük tehlikeyi” oluşturduğunu ağız birliği içinde dile getirdi.
Buna karşılık, seçim yarışında beklenmedik biçimde yükselen ve oyların yüzde19.6’ sını alarak, sağ partinin adayı ile neredeyse başa baş biçimde dördüncü gelen, sol popülizmin, temsilcisi, Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin lideri Jean- Luc Mélenchon ise seçmenlerine ikinci tur için henüz çağrıda bulunmadı. Kendisini destekleyen seçmenlerin önerileri ışığında karar alacağını açıklaması, sol popülizmin sağ popülizmle neoliberal ilericilik arasında tercih yapmama tavrı olarak yorumlanabilir.
Nisan başında on üç dilde aynı zamanda yayımlanan, farklı ülkelerden on beş yazarın yazılarının yer aldığı Büyük Gerileme başlıklı kitapta, Nancy Fraser’in Trump-Clinton seçim yarışını inceleyen yazısının başlığı, Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunu mükemmel biçimde özetliyor: “Reaksiyoner popülizme karşı ilerici neoliberalizm”. Fraser yazısında, bunun gerçek bir seçim olmadığını anlatırken, Hilary Clinton’u destekleyen Amerikalı ilericilerin, “İslamofobi, yabancı ve eşcinsel düşmanı, ırkçı, kadınları aşağılayan, Putin ve FBI’nın desteklediği bir içler acısı güruh”a karşı kaybettikleri avuntusunu hızla terk etmeleri gereğinin altını çiziyor. İlerici neoliberalleri, kendilerinin yarattığı siyasal, iktisadi ve sosyal yıkımla yüzleşmeye ve hesaplaşmaya çağırıyor.
Fransa’da Macron, Fraser’in önerdiği ilerici neoliberalizm tanımının dört dörtlük bir örneği. Le Pen ise, aşırı sağın tipik reaksiyoner popülizminin özelliklerini sergiliyor. Geleneksel sağ seçmenin bir bölümü ve genel olarak sol seçmenlerin çok büyük çoğunluğu, ilerici neoliberalizmi reaksiyoner popülizme tercih etmeye -neyse ki- devam ettikleri için, Macron dişe dokunur hemen hiçbir şey söylemeden, genel geçer sözlerle ve daha önce hiçbir seçimde aday bile olmamışken, çok büyük ihtimalle cumhurbaşkanı seçilecek. Seçilecek ama hangi parlamento çoğunluğuna dayanarak yöneteceği şimdilik meçhul. Haziran ayında yapılacak milletvekili seçimleri, bu anlamda cumhurbaşkanı seçiminin nihai turuna şimdiden dönmüş durumda.
Macron’u 7 Mayıs’ta yapılacak ikinci turda desteklemeye çağıran sağ ve sol partilerin hedefi, mecliste en büyük grubu oluşturarak, onu kendileriyle işbirliği yapmaya mecbur kılmak. Buna karşılık Nisan 2016’da bir genç kuşak yönetici hareketi görünümünde kurduğu “En Marche!” (“yürüyelim” veya “haydi” diye çevrilebilir) hareketinin 577 seçim bölgesinde kendi adayını göstereceğini Macron ilan etti. İlan etti ama yerel örgütlenmesini yeni oluşturan hareketinin dar bölgeli ve iki turlu seçimde, vaat ettiği gibi yepyeni isimlerle çıkıp parlamento çoğunluğunu kazanması şimdilik zor gözüküyor.
Macron’un cumhurbaşkanı seçilme perspektifini en çok sevinçle karşılayanlar, piyasalar, Avrupa Birliği teknokrasisi ve genç-orta yaş kuşak kentli beyaz yakalılar oldu. Aşırı sağın artık siyaset sahnesinin asli bir aktörü olmasını ve seçmenlerin beşte birinin desteğini almasını içselleştiren Fransa toplumu, içi neredeyse boş bir programı yenilik, hareket, değişim kelimelerini sürekli tekrar ederek paketleyen bir kurtarıcıya tutunarak savuşturmaya çalışıyor.